Hard Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hard Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2010 Salı

Levsel'le Söyleşi!

Evet Levsel’in dehşet başarılı Nevizade Geceleri ve Ölüm Varmış yorumlarını koymuştuk bloga. Bu kez kendisiyle söyleşeyim derken iş büyüdü ve söyleşi GS dergisi Ekim sayısına giriverdi. Blogda da bulunsun diyerekten…

Önce kısa bir giriş: Levsel, Galatasaray aşığı olmanın yanında amatör bir müzisyen. Bir sürü gitar, davul ve karmaşık ekipmandan oluşan ev stüdyosunda yapıyor çalışmalarını. Alıyor GS tribün bestelerini, önce elektro gitarla çalıyor rifleri, sonra davul ve vokali harmanlıyor, ortaya alternatif heavy rock tadında eşsiz Nevizade Geceleri ve Ölüm Varmış yorumları çıkıveriyor…

Ve söyleşi:

- Levsel, müzikle ilgili çalışmalarından kısaca bahseder misin ?
Lise gruplarından sonra üniversite döneminde Taksim’deki çeşitli barlarda farklı gruplarla rock’n roll ve blues çaldım. O aralar yine kendi keyfimize göre daha sert müzikler yaptığımız beste grupları da oldu. Bir yandan da evde kendim bir şeyler yapıyordum. Sonra Amsterdam’a taşındığım vakit bir gruba dahil oldum. Bir E.P. çıkartıp konserler verdik. Şu an tekrar İstanbul’dayım ve yine birden çok grupla beraber çalıyorum.

-Nevizade geceleri, Ölüm Varmış gibi Galatasaray tribün şarkılarını, daha doğrusu bestelerini yorumlama fikri nasıl oluştu?
Yine Amsterdam’dayken, Amsterdam dışında Amstelveen’de bir arkadaşın evinde 2008 yılında Ali Sami Yen’deki Fenerbahçe maçını izledik. Nonda’nın kafasıyla kazandığımız maç. O maç bitti ben kendimi sokaklara attım, biraz içkiye de abanmışız sağa sola bağırıyorum, Fener’e çakmışız, şampiyonluğu yarılamışız, kolay değil! Sokakta çıt yok tabi, ufacık bir yer Amstelveen. Delirecem, yapıştım telefona İstanbul’u arıyorum önüme geleni, maç muhabbeti yapıcaz, galibiyetin tadını çıkarıcam! O an çok fena koydu gurbette olmak, şimdi dedim Sami Yen’de olmak vardı. Yutkunup eve gittik yapacak birşey yok. O aralar bayağı koymuştu Galatasaray’dan, İstanbul’dan, Galatasaray’lılardan uzak olmak. O dönemler düştü aklıma Galtasaray şarkıları yapmak yanlış hatırlamıyorsam.

-Nedir gurbet taraftarlığı, anlatsan?
Gurbet taraftarlığı sıkıntılı. Coşuyosun kuduruyosun bir ayar verebileceğin, ayar alabileceğin adam yok! Hani var tabi de, olduğu kadar. Bir Fener’liye bile hasret kalıyorsun ki giydiresin! Gerçi o 2008 şampiyonluğunu kanallarda bir tekneyle gezerek kutladık, bayağı bir inlettik Amsterdam’ı, o eğlenceli oldu.

- Galatasaraylılığın aileden mi geliyor?
Maalesef değil, babam Fenerbahçeli. Ama kendini bilmez olanlarından değil, Fener’li olduğundan çok futbol taraftarıdır. Oturup güzel maç izleriz beraber. Denizli – Fenerbahçe maçını izlerken Appiah’ın topu dışarı vurduğu pozisyonda benim dizlerim boşaldı, yere düştüm, nabız falan düştü, bir şeyler oldu. Peder bey maçı, şampiyonluğu falan bırakıp beni mutfağa taşıttı, maç bitene kadar orada tuttular beni. Gerçi maç bitti haberi geldiğinde yine ayılıp bayıldım o ayrı. Ben kendimi bildim bileli fanatik Galatasaraylıyım bir şekilde. Ankara’dan İstanbul’a taşındığımız günü hatırlıyorum, tam bizim 1987’de Eskişehir’le oynadığımız şampiyonluk maçı bitmiş, köprüden geçiyoruz, belediye otobüslerinin o küçük camlarından insanlar sarkıyor ellerinde bayraklarla şampiyonluğu kutluyorlar. İstanbul’a taşındıktan sonra okulum Florya’daydı, çekiyor demek bir şekilde. Yine ilk çalıştığım ofis Ortaklar Caddesindeydi, stadın dibindeydim. Takım otobüsünün geldiğini görür sonra giderdim maça. Hayatımın en mutlu günlerinden biri, takımın Atatürk Havaalanı’na Uefa kupasıyla indiği gündür.

- Kombinen var mı ?
Kombine hiçbir zaman almadım, yeni açık biletimi alır giderim maça. Bizim tayfayla sokakta içeriz, sonra ayrılırız ben yeni açığa geçerim, onlar kapalıya. Pardon, olimpiyat stadı senesinde vardı kombinem, kale arkasındaydım, almayanı dövüyolardı.

-Tekrar müzik! Nevizade Geceleri Rock versiyonunu Hollanda da mı yaptın ?
Evet Hollanda’da, Skibbe döneminde yapmıştım yalnış hatırlamıyorsam. Evde bir odaya doldurdum gitarları amfileri, bir laptopla hazırladım. Alet edevatın büyük kısmı İstanbul’da olduğu için kötüydü o kayıt. Sonra koydum youtube’a, millet çok sevmiş. Sırf benim yayınladığım yerlerde bayağı tıklandı, bir de insanların alıp koyduğu yerler de var. Bayağı bir yayıldı. Bir gün resmi sitede, bir gün forma tanıtımında kullanılmış. Zaten derdim de buydu, insanlara ulaşsın, gece kafayı çeken Galatasaraylılar coşunca açsın dinlesin, söylesin. Geçen ay da Ölüm Varmış Korku Varmış’ın rock versiyonunu yaptım, saldım internete. O da Hollanda’dan kalma bir fikirdi, buraya döndükten sonra yapmak kısmet oldu.

-Besteleri neye göre seçiyorsun , neden bu ikisini seçtin?
Bir kere Galatasaray ve Galatasaraylılık ile ilgili olan, Galatasaray’ı sevdiğimiz için söylediğimiz besteleri seviyorum. Diğer takımlara söylediğimiz besteleri değil, kendi takımımıza. Sonra kafamda rock formatında bir kuruyorum şarkıyı, iyi bir rock riff’i de gelirse tamamdır.

-Ölüm varmış korku varmış’ın kapanışındaki son paragraf tribünde söylemediğimiz bir kısım, ama çok da hoş olmuş bu haliyle…
O kısmı çok sıkı Galatasaray’lı olan bir arkadaşım yazdı, sözlerin samimiyetine çok inandığım için koydum.

-İki şarkıda da laylaylı bölümler var, seyirciyi pardon dinleyiciyi acaip galeyana getirici…
Var. Ben yazıyorum o kısımları. Lay lay bizim tribünde önemlidir. Tezahüratın pek coştuğu yerdir nihayetinde orası. Taraftar görevini yapar sözleri söyler, lay lay kısmında da eğlencesine bakar. Tezahüratta laylay esastır. Suratta acımsı ifadeyle söylenir.

- Başka tribün bestelerine de el atmayı düşünüyor musun?
Bir iki tane kendi yazdığım Galatasaray şarkısı var, fakat ben tribünün hali hazırda severek söylediği besteler üzerine bir şeyler yapmayı seviyorum. Aklımda yeni bir tane var ama bilmiyorum ne zaman yaparım.

- Tribünün profilini düşünürsen bu sert ve farklı tarzın sevileceğini düşünüyor musun ?
Valla ben Nevizade’yi yaparken hiç bu kadar sevileceğini beklemiyordum. Bizim bestelerin büyük coğunluğu ‘demode pop’ dediğimiz örnekler üzerine söylenmiş şeyler. İnsanlar o tona daha alışık tabi.

- Peki ileride bu iş nereye gider, kafanda neler yapmak var?
Tribünde severek söylediğimiz 8-10 bestenin rock versiyonlarını güzel bir prodüksiyonla bir cd’de toplayıp, taraftar albümü gibi Galatasaray’lılara ulaştırabilmeyi isterim. Bu yeni kaydı (ölüm varmış) biraz daha düzgün hazırladık, fakat video siteleri kaliteyi düşürerek yayınlıyorlar. Daha düzgün dinlenebilmesi için mp3 formatını da koydum gerçi. Düzgün bir prodüksiyonla bir cd hazırlansa, GS Store’da bulunabilse, stadda çalınsa... Daha da ne isteyeyim?

Not: İlk iki foto dergiden Tuncay Şen'e aittir...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Klibal Enfessiyon III


Isvicre'den cikan en basarili gruplardan Krokus. Bu klip de seyrettigim en eski konulu kliplerden... Sarki da super, evet karşınızda Screamin' In The Night!

5 Nisan 2010 Pazartesi

Bateri Emekçisi Cozy Powell, REGD*!

Black Sabbath dahil bir çok baba grupta çalmış, solo albumleri de olan ahtapot lakaplı efsane bateristtir. Sıralıyım çalıştığı grupları, Rainbow, MSG, Whitesnake, Elf, Warlock, Cinderella, Jeff Beck, Dio, Brian May, Emerson Lake & Powell, John Lord, Robert Plant, Gary Moore, Glenn Tipton, Warlock, Phenomena ve daha bir sürüsü… Çift cross hastasıdır Powell, sadece davulu hızlı çalmakla kalmaz, motor ve arabaları da hızlı sürerdi. Çok şaşırtıcı değil ki kendisini 12 yıl önce trafik kazasında yitirdik…

* Rahat edesin gittiğin diyarlarda

9 Mart 2010 Salı

Üç kişilik Dev Orkestra: RUSH

Bu grup ne biçim müzik yapıyor ya, bu akorlar sinth’ler bir şeye benzemiyor. İyidir oğlum bu grup, bateristleri de dünyanın en iyisiymiş. 80’lerde bu muhabbetler dönmüşse muhakkak konu Rush’dır. Yaptıklarının anlaşılmamasının nedeni de 70 ve 80’lerde henüz progresif metalin icat olunmamasıdır. Yani bu dönemde prog rock grubu yığınlaydı ama Rush kadar serti yoktu. Bügün Dream Theater, Spock’s Beard, Porcupine Tree gibi önemli gruplar var piyasada ki bu türün yolunu açan Rush’dır…

İlk Rush’ı bir toplama rock/metal albümünde dinlemiştim. O zamanki müzikal birikimimle ne yaptıklarını çok anlayamadım ama kaliteli ve özgün olduğunu elemanların virtüözite sınırlarında olduğunu da idrak etmiştim. 90’larda progresif’e kaydığımda da tüm albumlerini toparladım.

Çok acaip kuralları olan istikrarlı bir Kanada grubu Rush. Bu haliyle Anvil’ı anımsatıyorlar. Düzenli albumler, her 4 albumde bir konser albumu. Bunlar herkezin bildikleri kurallar… Onları diğer gruplardan ayıran en önemli özellik albumdeki tüm seslerin aynı anda grup elemanlarınca yapılabilmesi ve bundan ötürü konserde şarkıları aynen icra edebilmeleri. Çok anlaşılır bir şey yazmadığımı farkettiğimden biraz açayım. 78 Hemispheres albumuyle grubun beyni, solist ve basçısı Geddy Lee, synth de çalmaya başladı. Ancak bas, synth partisyonları o kadar ustaca düzenlenmişti ki birbirleriyle hiç kesişmiyordu. Bir de bu ikisini yaparken vokali de aksatmıyordu! Beyninde ekstra bir lop olabilir:) Yani teknoloji, üste kayıt gibi katakulliler yapmadan studyoda nasıl çalıyorlarsa konserde de aynen çalar Geddy Abi ve diğerleri. O yüzden Rush’ın her studyo albumu çok değerlidir, ama konser albumleri bulunmaz nimettir.

İkinci acaip fark baterist Neil Peart’dır. Baterist demek hakaretamiz olabilir zira o dünyanın en iyi perkusyoncusudur tartışmasız. Vurmalılarla tek başına olağanüstü müzikler yapabilir. Geldiği son nokta Rush In Rio’daki O Baterista’ydı. (Daha iyisini yapana kadar en iyisi bu:)) En iyi enstrumental Grammy adaylığını kılpayı kaçırmıştır bu dehşet performans. Üçüncü acaip fark da bir rock / metal grubunda gitaristin bu kadar arka planda kalmasıdır. Lifeson’la alakalı değil durum ki canavar gibi çalar her tür gitarı, sorun Geddy ve Peart’ın aynı anda bir kaç kişilik performans göstermeleriyle alakalı…Dördüncü ve sonuncu: Kötü Rush albumu ya da şarkısı yoktur, hatta rivayet edilir ki dünyanın en dandik şarkısını verin ellerine adam etsinler, tabi bu olamaz Rush sadece kendi şarkılarını çalar. Gerçekten şarkı standartları ortalamanın çok üzeridir. Tabii ki daha iyi ve çok iyi şarkıları vardır, ama kötü Rush parçası yoktur, olamaz. En azından elemanların performansı için dinlersiniz…

Albumlere zıplarsak, ilk album Led Zeppelin esintileri taşır. Bu albumun en beğenilen şarkısı grup tarafından konserlerde de çalınan Working Man’dir. Bu albumden hemen sonra bateriye Peart geçer ve grup o günden bugüne aynı kadroyla gelir! Aradan yıllar geçtikten sonra Dream Theater ilk albumunde feci bir Rush esinlenmesi ile girmişti piyasaya. Yani ilk albumler genelde grubun tarzını arama albumleridir, mazur görmek lazım bunları. Ama sonrasında Zeppelin’i Rush öyle bir uçurdu ki sanırsınız Apollo…

İkinci albumle progresif öğeler girer müziklerine. 12 dakikalık Necromancer ve 20 dakikalık The Fountain Of Lamneth’la 70’lerin prog gruplarına benzer Rush. Uzun prog parçaları birbiriyle melodik olarak bağlı da olabilir, irili ufaklı farklı melodiler birbirine ustalıkla bağlanadabilir. Necromancer ağırdan hızlıya ritmlerle gider, pat diye durur, tekrar başa döner. Lamneth ise akustik başlar, sonra coşar. Lamneth daha epik, melodiktir Necromancer’a göre ve ilk baba Rush parçasıdır bence… Bu album az satan albumlerinden olur Rush’ın. Kritikler uzun parçalara bağlar az satışı, ama Rush müziğinden ödün vermez!

Fly by night albumunde aynı adlı parça, Anthem, uzun parça By Tor And The Snow Dog diğerlerinin önüne çıkar. 74’de çıkan 2112 albumunun ilk yüzü baştan sona konsept bir şarkıdır, mükemmeldir. B’nin açılış parçası A Passage To Bangkok da iyidir, bu şarkının konser versiyonlarında Lee’nin girişte yaptığı uzakdoğu efektini Peart cowbell’le yapar. Nadir farklı konser yorumlarından olur Peart da bateristten öte nasıl bir adam olduğunu, kısaca farkını ortaya koyar. 2112 o döneme kadar en çok satış yapan albumu olur, Rush böylece o güne kadar hakkındaki kritikleri, söyleyenlerin münasip bir yerine koyduktan sonra kendi yolunda devam eder. A Farrewell to kings ve Hemispheres albumleri çok iyidir. Hemispheres’le birlikte Geddy Lee Synth de çalmaya başlamış sanki gruba bir eleman daha dahil olmuştur. Şarkı ayırdetmek mümkün değil, farklı konserlerde bu iki albumun hemen her parçasına yer verirler.

80’lerle birlikte Rush’ın artık popülerleştiğini, ciddi bir hayran kitlesi oluşturduğunu görüyoruz. Permanent Waves’de Free Will ve bir çoğunun en favori Rush albumu Power Windows’da Tom Sawyer! Tom Sawyer, konserlerin en arananı, en katılımı yüksek olanı, Rush’ın en iyi parçalarından biri haliyle. Signals da önceki iki albumun biraz gerisinde kalsa da açılış parçası Subdivisions harikadır. Bu albumle çevre, yeni dünya düzeni, teknoloji gibi daha reel ve guncel sosyal konulara yönelir Rush’ın şarkı sözleri. Synth de pek uyar bu anlatıma. 84 Grace Under Pressure gene muhteşem, plak koleksiyonumun önemli bir parçasıdır. Rush’ın zirve dönemi devam ediyor. 85 Power Windows’da sinth’ler yoğun, bu dönemki sound’u daha az seviyorum. 87 Hold Your Fire ve 89 Presto ile zirveden biraz aşağı iniyor Rush, yani zirvenin eteklerindeler, ama hala özgün ve iyiler, orası muhakkak… Sound gene daha synth ağırlıklı, 80’lerin synth popunu anımsatıyor, o yüzden biraz uzağım bu döneme. 89 Show Don’t Tell ve 92 Roll The Bones da aynı sound ve çizgide hemen hemen. 93 Counter Partsla birlikte tekrar sertleşiyor soundları, Counterparts’ın kelime anlamı birbirini tamamlayan dişliler ki Rush’a cuk oturuyor.. Bu arada adı gibi harika da bir album! 96 Test For Echoes’dan favorim Driven! 2000’lerden favori albumum ise tabii ki Vapor Trails. One Little Victory’deki bateri ritmi inanılmaz, konserde Peart’ın bu ritmi döndüre döndüre çalışını görmek daha da inanılmazdı… 2004 Feedback EP’sinde kuruluşlarının 30. yılı şerefine sevdikleri, müziklerine yön veren eski grupların şarkılarını yorumluyorlar. 2007’de son studyo albumleri Snakes And Arrows çıktı.

Kısaca en beğendiğim dönemleri 76-85 arası. Progresif, sinth ne ararsanız var bu dönemde, tabi uzun parçalar… Ama dediğim gibi Vapor Trails da çok güzel, konserlerinin hepsi birbirinden güzel… Dört gözle bekliyoruz Türkiye’ye gelmelerini…


Son olarak bu ayın albumune koyduğum Rock In Rio’dan bahsedeyim: Bu konser tüm zamanlarda en çok izlediğim DVD’dir. Her yönüyle, ses, görüntü, kurgu ve tabii ki Maracana Stadı’ndaki 40 bin futbol holiganıyla… Bu ülkeye ilk kez gelmelerinin de etkisiyle seyirci enstrumental şarkılarda dahi inanılmaz etkin ve kayıtta seyirci sesine hiç müdahele edilmemiş, hatta belki de edilememiş:) Rush’a başlamak isteyenler için de her dönemlerinden ve tarzlarından en iyi örneklerin yer aldığını söyleyelim… Her şarkı olağanüstü ama, adrenalinin had safhada olduğu Tom Sawyer, O Baterista, YYZ daha bir adım öne çıkıyor ki son iki parça enstrumental.

Seyirci katılımı konusunda YYZ’in ötesinde bir performans yapılabileceğinden de emin değilim, yani Maiden’ın Fear Of The Dark’ını ikinci sıraya attım. Belki Maiden sonradan geçer bu performansı ama Britanya’da değil ancak gene Latin Amerika’da yapabilir bunu!

20 Şubat 2010 Cumartesi

Volbeat

Volbeat hakkında daha haber, video koyacak gibi durum. Heavy Metal'den dışarı sapmadan güzel ve sıradan olmayan işler yapan bir grup, elvis metal de deniyor bazı şarkıları ve vokal tarzı sebebiyle, ki doğrudur. Danimarkalı grubun linkteki şarkısı sanırım ilk defa duyanlar için verilebilecek ve onları tanıtacak en iyi tercih olur. Üç tane albümleri var şimdiye kadar;

The Strength / The Sound / The Songs (2005)
Rock the Rebel / Metal the Devil (2007)
Guitar Gangsters & Cadillac Blood (2008)

Danimarkalı grup 2009 yılında bir dönem Metallica'nın World Magnetic turnesine de katıldı Kuzey Amerika'da. Fakat buradaki habere göre, herkesin hemen bu satırları okurken tahmin ettiği gibi, öneriyi yapan kişi vatandaşları Ulrich değil, Danimarka'daki bir konserlerinden önce onları dinleyen ve hayran kalan Hetfield.

19 Şubat 2010 Cuma

Tam 30 sene oldu!


Evet AC/DC’nin solisti Bon Scott’ı kaybedeli 30 sene oldu. Çok içerdi, uyuşturucu kullanırdı, ölümü de Zeppelin’den Jon Bonham gibi bu sebepten oldu, uyurken boğuldu :( Yerine Geordi’den Brian Johnson’ı alıp doludizgin devam etti AC/DC. Hatta rivayet edilir ki bir Pub’da Brian’ı izleyen Bon, kendisine birşey olursa onu gruba almalarını söylemiştir…

Ölümünden yalnızca beş ay sonra, Bon’un anısına tüm zamanların en çok satan ikinci albumu Back In Black çıkarıldı. Yaşarken, “çok ünlü olduğumda solo albumümün adını bonfire koyucam dediğinden ölümü sonrası onun anısına acdc bonfire adlı, bon scott'lı kayıtlarından oluşan box set çıkarıldı.

Ezequiel AC/DC ile ilgili herşeyi yazmıştı daha önce…

REGD Bon Scott…

"Forget the hearse, cause I never die"

4 Ocak 2010 Pazartesi

Hanginizin var böyle şanlı heykeli?



Kaç müzisyenin heykeli dikildi BU alemde?
Eşsiz müzisyeni anıyoruz ölümünün 24. yıldönümünde...

REGDPL

24 Kasım 2009 Salı

REGD* Freddie Mercury!


Bugün Rock dünyasının en nevişahsına münhasır kişiliklerinden Freddie Mercury’nin 18. ölüm yıldönümü. Epey bir kendimle didiştim Freddie’ye blogda yer verip vermeme konusunda ve …

Queen metal dinleyen insanların hayatına muhakkak birkaç kez girip çıkmıştır. Özellikle gitarist Brian May’in etkisiyle oldukça sert parçalar yapmıştır grup. Misal; prog metal olarak eşsiz bir parça olan Prophets’ Song, meşhur rock opera Bohemian Rhapsody, sonradan Metallica’nın yorumladığı Stone Cold Crazy, Hallow’s Eve’in coverladığı Sheer Heart Attack, Blind Guardian’dan Spread Your Wings ve beni metale yakınlaştıran albumlerden News Of The World’den eşsiz We Will Rock You, proto metal sayılmalıdır…

Bir de bunlara eşsiz şampiyonluk şarkısı We Are The Champions’u ekleyelim. Nedense Ingilizlerden ziyade diğer ülkeler bu şarkıyı daha çok kullanmıştır?

Mercury bu grubu yumuşatan adam olduğundan gözümde çok makbul değildi amma Queen’in vokalisti olmasından ve bir sürü metal grubuna da öyle ya da böyle ilham vermesinden dolayı hakediyor burada anılmayı… *Rahat etsin gittiği diyarlarda, sonsuza kadar devam etsin show’una… Halford'un ölümünden sonra söylediği sözle de bitirelim: "Freddie'nin öldüğünü duyduğumda çok üzüldüm. Dünya büyük bir yorumcuyu, harika bir sesi, usta bir müzisyeni kaybetti. Tanrıya şükür, sonsuza dek dinleyebileceğimiz müziği var."

6 Kasım 2009 Cuma

Aynı nakarat hep aynı aynı...

Müzikte hep tartışma konusudur: Bu şarkı şu şarkıya ne kadar benziyor ya da andırıyor olayı! Yedi ölçüye kadar esinlenmeye göz yumulur, ancak ondan sonrası intihal kabul edilir. Metal müzikte de birbirine benzer arpej ve riff’ler var elbette. Corroseum forum katılımcılarının metal ve rock dünyasındaki esinlenme ve intihaller listesi şöyle: İlk sıradaki şarkı ikinci şarkıdan esinlenmiş ya da araklanmıştır.

Accept - Run if you can / Judas Priest - Sinner
Anvil - Show me your tits, Motorhead - Ace Of Spades’le aleni aynı…
Avalanche - Tortured Defender / Manowar - Warlord
Bathory - The Sword / Manowar - Blood Of My Enemies
Blitzkrieg grubu elemanları bir röportajda, Focus’un Hocus Pokus şarkısını prova ederken, açılış riff’ini doğru çalamayınca şarkının vuruşunu değiştirdiklerini ve gruba adını veren şarkının da bu şekilde ortaya çıktığını söylemiş… Önemli bir anekdot!
Brocas Helm - Ravenwreck kısmen Iron Maiden’ın The Trooper'unu andırıyor.
Cloven Hoof – Nightstalker / Rolling Stones - Satisfaction
Crysys - My Desire / Budgie - Crash Course in Brain Surgery
Deep Purple'ın Child in time’ının hikayesinden bahsetmiştik daha önce... İntrosu arak!
Diamond Head - Play it Loud / Mercyful Fate - Curse of the Pharaohs / Iron Maiden - 2 Minutes 2 Midnight Burada garip bir durum var. Play It Loud da Curse of the Pharaohs da ilk kez 81’de yayınlanmış. Hangisi alıntı bilemiyoruz belki Saint Thunder’ın buyurduğu şekilde olay “tesadüf” olbilir. Ama 2 Minutes 2 Midnight her iki parçadan da esinlenmiş olabilir…
Ironsword - Under the Flag of Rome / Tyrant (US) - Warriors of Metal / WASP - School Daze /
E-X-E’nin Slaughter Disorder’ının nakaratı, Slayer - Hell Awaits’inki ile hemen hemen aynı.
Helloween – Starlight’ın vokal melodileri ve riff’leri, Raven - Faster Than The Speed Of Light’a oldukça benziyor…
Kreator - Total Death / Exodus - Strike of the Beast
Liege Lord’un Prodigy’si fena halde Blue Öyster Cult’ın Vengeance (The Pact)’ini animsatıyor.
Manilla Road - Dreams of Eschaton / Angel Witch - Angel Of Death
Manowar'ın "Shell Shock"’u The Scorpions’un I've Got To Be Free şarkısını andırıyor.
Metallica Sanitarium’un açılış arpeji Bleak House - Rainbow Warrior’la neredeyse aynı
The Rods - "Bad Blood" açılış riff’i Priest'in "Electric Eye"ı, daha sonra majör riff ise "Breaking The Law"dan! Duble Judas intihali:)Gene The Rods’un "Another Night On The Town"ı grubun gitaristi Feinsten tarafından Rainbow şarkısına benzerliğinden kelli "Another Night On The Silver Mountain Town" diye adlandırılıyor.
Running Wild - Bones to ashes / Judas Priest - Tyrant
Sweet Savage - Straight Through The Heart’ın açılış riff’leri Dio - Caught In The Middle ile aynı…
Twisted Ace - This fire inside’ın Rainbow - Since You Been Gone ile şarkı akışı ve nakaratlarında, hatta dur kalklarda ciddi benzerlik var…
Tysondog - Shoot To Kill ile Iron Maiden - Sanctuary’nin açılış riff’leri aynı…
Venom - Welcome to Hell / Stormqueen - Battle of Britain )Stormqueen’in şarkısı bir yıl eski Venom’dan!)
Virgin Steele - Heading For A Life of Crime / Judas Priest – You’ve Got Another Thing Coming

Gelelim yalnız ve güzel ülkemize…

Yurdumuzun en kelek rok gruplarından Ayna, Atamıza adadığı Işığa Doğru adlı şarkının melodisini Running Wild'ın enstrumental Chamber of Lies’ından direk araklamış, Guven Erkin’in programında Ayna’ya verdiği ayardan bahsetmiştik…

Maalesef Merhum Barış Manço’nun Kara Sevda şarkısının major riff’i de Sweet'in Rebel Rouser’ıyla oldukça benzeşiyor:(

Son olarak Erkin Babanın 60’ların underground saykodelik grubu The Devil’s Anvil’in iki şarkısını aynen kullandığını söyleyelim. Bu şarkıların orjinali Suriyeli Fareed Al-Atrash tarafından söylenmiş ancak Devil’s Anvil’le rock formatına girdiklerinden kelli Erkin Koray külliyatına dahil olduklarını düşünüyorum. Erkin Baba coverlamış grubun şarkılarını, üzerine Türkçe söz yazmış diyelim, içimiz daha fazla sızlamasın. Şarkılar da İllaki (Wala Dai) ve Deli Kadın (Karkadon)...

İşte böyle, başka bildiğiniz varsa söyleyin listeye ekleyelim…

1 Eylül 2009 Salı

Babalar ve oğulları, babaların oyuncakları!


Over The Rainbow konser haberini Majesty gecmisti bloga. Rainbow, malum Ritchie Blackmore’un Purple’da egolarını tatmin edememesi üzerine ilk olarak Ritchie Blackmore’s Rainbow adıyla kurduğu proje grubudur. Tabi Dio gibi bir fenomen de olunca grup pek tutulmuş, ikinci albumden itibaren sadece Rainbow adıyla arzı endam edegelmiştir grup.

Ritchie artık kendisini tatmin etmeyen oyuncağı Rainbow’u oğlu Jürgen’e hediye etmiş görünüyor Over The Rainbow projesiyle. Bu haliyle olay Ankaragücü kalesini en sonunda zapt eden İ.Melih Gölçek’in oğlunu kale kumandanı yapmasına benziyor:) Malum Ritchie 95’deki son Rainbow albümü Stranger In Us All sonrası hanım köylü olmuş, yeni eşi Candice Night hanımın müzikal zevklerini tatminle iştigal eylemektedir…

Neyse biz blogu ilgilendiren “harbi” Rainbow’a dönelim. 1975’de Elf adlı rock blues grubunun dört üyesi ile bir araya gelen Blackmore tarafından kurulan Rainbow, özellikle Blackmore ve Dio’nun etkisiyle daha ilk albumle çok tutuldu. Blackmore dışında sürekli elemanları değişen grubu, çalıştığı 4 farklı vokalistten hareketle dört bölümde irdeleyebiliriz. Dolayısıyla ilk bölüm Diolu ilk üç album olmalıdır.

İlk album kuruldukları yıl olan 75’de çıkan aynı adlı Ritchie Blackmore’s Rainbow. İsimden de grubun Ritchie’nin oyuncak projesi olduğunu anlayabilirsiniz. Daha blues’a kayan bir müzik yapan Elf’ten gelen Dio bu albumle parlar ve zamanla epik rock / metal müziğin tartışmasız en iyi vokali olur. Albumde Man On The Silver Mountain ve Pink Floyd’u anımsatan Catch The Rainbow öne çıkar. Bu arada davulcu Driscoll’un performansı da başarılı. Kapanıştaki Still I’m sad Yardbirds bestesinin enstrumental yorumudur ki Blackmore bu şarkıyla klasik müzik sevgisini sergiler. İkinci album 76’da çıkan Rising! Bu albumde synth’ler dikkat çekici ki ilk parca Tarot Woman’ın synth introsunun muhteşem olduğunu söyleyelim. Parça hızlandığında da tüm zamanların en iyi davulcularından merhum Cozy Powell’ın bol ataklı ritmleriyle kopar gidersiniz. Tumu guzel ama özellikle son iki uzun parcaya değinmek gerek: Purple’da da benzerleri olan oryantal parçaların en güzellerinden Stargazer ve hızlı ritmli kapanış parçası A Light In The Black! Her ikisi de sekiz dakikanın üzerindedir, ama nasıl geçtiğini anlamazsınız. Son Dio’lu album de Long Live Rock’n roll; Bu albumde de hızlı ritmli Long Live Rock’n roll ve Kill The King defalarca coverlanmıs harika parcalar. Ve oryantal parça kontenjanından Gates Of Babylon. Genel görüşüm Dio’lu Rainbow’un ikinci en iyi Rainbow dönemi olduğudur.

Dördüncü album Down To Earth benim favori Rainbow albumumdur! Özellikle Alcatrazz’dan tanıdığımız vokalist Graham Bonnet’in sesinin gruba inanılmaz gittiğini ve Rainbow’la neden daha fazla album yapmadığını yıllardır merak eder dururum. (Blackmore’la bir şekilde kanları uyuşmadı kesin!) İlerde Bonnet’in yaptığı işleri detaylandırmaya niyetliyim. Bu albumden parca vermiyorum, çünkü baştan sona süper bir album. İlk üç albume oranla parcalar daha kısa, daha kolay dinlenir, blues dozu da daha az. Oryantal kontenjanından Eyes Of The World de en sevdiğim Rainbow şarkısıdır. Tabi introsu gene klasik müzikten esinlenme. Bazı eleştirmenler bu albumun pop Rainbow dönemi başlangıcı olduğunu söylerler, evet popüler çizgiye kayma başlıyor ama çok baba albumdur gene de!

Üçüncü dönem vokalist Joe Lynn Turner’lı dönemdir ve bence en zayıf halkadır! Turner daha sonra Malmsteen ’in oyuncak projesinde de aynı etkiyi yaratacak, sesiyle mecburi bir yumuşamaya ve grubun iyice popüler çizgiye kaymasına sebep olacaktır. Bu üç albumden en begendiğim özellikle muhteşem A yüzü ile Bent Out Of Shape. Ancak en popüler(!) parça Street Of Dreams de bu albumde.. Artık gerçekten AOR denen kolay dinlenir poprock çizgisine gelmektedir grup.

Sonuçta 75-83 arasında 7 studyo albumu, bir kaç konser ve best of yapan grup 84’de dağılır. Blackmore bir süre eski grubu Deep Purple’la takılır, yanında da Glover’ı götürür. (Daha oğlu Jürgen ergenleşmediğinden Rainbow’u bitirdi sanırım:)) Bu dönemde Deep Purple’ın efsane Perfect Strangers’ı çıkar ama sonrasında Purple House Of Blue Light’la kendini tekrarlar Purple. Blackmore The Battle Rages On albumunde de çaldıktan sonra proje oyuncağı Rainbow’u tekrar biraraya getirir. Gillan, Lord ve Paice; Blackmore’a ancak üç album dayanabilmişlerdir. Glover’sa malumunuz hala Purple’da…

Rainbow’un Ritchie Blackmore’s olarak geri dönüş albumu Stranger In Us All 95’de vokalde Doogie White’la çıkar. İyiden hallice bir albumdur. Wolf To The Moon, Black Masqurade ve Ariel gibi iyi parcalar var. Kapanış parçası Still I’m sad’i ilk Rainbow albumundeki enstrumental haliyle hatirliyoruz. Tabi bu olağanüstü melodinin vokalli hali de hoş olmuş. Sürprizse dokuzuncu parça; Daha önce Savatage’den enstrumental dinlediğimiz Hall Of The Mountain King’i senfonik metal severler hala dinlememişse ölsünler:) Bence albumun en iyi parçası… Turner’lı albumlerden daha çok sever Rainbowcular bu albumu ama Blackmore bu album sonrası, albume de beste ve arka vokaliyle katkı yapan Candice Night’ın dümen suyuna gider ve Rainbow’u bitirir. Blackmore’s Rainbow da oluverir Blackmore’s Night:( Sonrası günümüze kadar ticari bir yığın best of, konser ve DVD’den ibaret. Ülkemize gelecek Over The Rainbow 2009’da kuruldu ve jr.Blackmore dışında Rainbow’da çalmış elemanlardan kurulu olduğundan seyredilmeyi hakediyor. (Maalesef vokalde J.L.Turner var) Bu konser, Rainbow’un eski cdlerinin tozlu raflardan kurtulması için de bir şanstır. “Give them a chance” diyelim bu grubu tanımayan genc dimağlara… Siz de Blackmore ya da Gökçek gibi bir babanız olsun istemez miydiniz?

Not: Aksam Ankaraspor Cimbom maçındaydı Başkumandan Gokçek paşa, oğlunu göremedim ama. Pek mutsuz gorunmuyordu mağlubiyette dahi, e artık daha pahalı bir oyuncağı var nasıl olsa...

6 Ağustos 2009 Perşembe

Lanet olsun o “küçük çocuğa” :-(

Bundan tam 64 sene önce bugün, adını “little boy” koydukları, atıldığında nasıl sonuç vereceği bilinmeyen bombayı, başedemedikleri ve ellerinde benzer silah olmadığını bildikleri rakiplerinin üzerine atıverdiler Hiroshima’ya. Yetmedi 3 gün sonra da Nagazaki’yi cehenneme çevirdiler. Sonra Vietnam’da da benzeri şeyler yaşandı. Daha az insan öldü belki ama çok daha fazlası 3 nesil boyunca sakat kaldı, sakat doğdu ve yaşadı! Karşılığında hegamonik güç oldular da ne değişti? Irak’ta da gördük aynı filmi ve daha kim bilir hangi coğrafyalarda yaşanacak, sırf liderliğini korumak adına. Lanet olsun bu kontrolsüz güce, lanet…

Gary Moore / Hiroshima

They still remember the day when Little Boy dropped from his womb.
They still remember how their homes became their children's tombs.
Their suffer mourn each soul who died that August morning
Why don't we listen, why don't we heed the warning? .


Chorus
Hiroshima, the place where innocence was burned.
Hiroshima, the memory makes my stomach turn.
Hiroshima, the world should truly feel the shame.
Hiroshima, the place where facing death became the way of life

So many children have been born who can not read or write.
They can not speak, they can not hear and some have lost their sight.
Adults with infant minds don't know the reason why,
For they were in their mothers' wombs when death fell from the sky.

Chorus

The rest of us should learn a lesson from their sorrow,
So we can stop it all happening tomorrow.
Chorus
No, no.
No, no, woah.

Ölen 220.000 kişinin toprağı bol olsun…

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Üsküdar'a gideriken bir konser buldum:-)


Dağılmadan önce mutlaka görülmesi gereken baba gruplardan biriydi Deep Purple. Bu yıl album çıkarmadılar ama müzik kariyerlerinin tamıtamına 40.yılı şerefine turneye çıktılar. Daha önceki iki İstanbul konserini kaçıran bendeniz, Gillan, Glover ve Paice’i, Morse ve Don Airey takviyeli kadro ile seyretme fırsatını bu kez tepmedim ve Kuruçeşme Arena’da yerimi aldım…

Şu anki konser mekanlarının tartışmasız ses ve konumuyla en iyisi olan Kuruçeşme Arena oldukça kalabalıktı. Purple’a gösterilen hürmete binaen teşrif eden rock’cu ve metalcilerin yaşları 15-50 arasında değişiyordu ki bugün dünyada sert müzik icra eden grupların yaşayan en eskisi titr’iyle ancak Purple böyle bir kitleyi bir araya getirebilirdi!

Tabi gönül, -egolu ama bir o kadar da inanılmaz- gitarist Blackmore’la orgcu Lord’u da görmek isterdi grupla beraber. Ama Blackmore 93’te solo projesini hayata geçirmek için, Lord’da 2002’de malulen bıraktı grubu. Lord’un solo album kariyeri ise 71’de başlıyor ama en meşhuru 76’da çıkan Sarabande albumu… Morse ve Don Airey’nin de harika seçimler olduğunu söyleyerek konsere geçelim…Ön taraftaki coşkulu seyirci dışında dikkat çeken dalgalanan bir Gürcü bayrağıydı. Biz kendi ülkemizde, kendi bayrağımızı sallamayı ve grup elemanlarına verip reklam yaptırmayı neden akıl edemiyoruz ki?

Konsere Machine Head albümünün de açılış parçası olan Highway Star’ı harika yorumlayarak başladılar. Tabi özellikle gözüm eski abilerin üzerindeydi. Rahat kıyafeti ile 45 doğumlu Gillan, az hareketle eforunu sesine yönelterek konsere çok iyi başladı. Kurulduğundan beri bateride olan 48 doğumlu Ian Paice, hala taş gibi davulcu. Çatır çatır çaldı ritmlerini ilk günkü gibi. Son abimiz 42 doğumlu bascı Roger Glover ise 69’da Purple’a dahil olmuş, Ritchie Blackmore’un proje grubu Rainbow’da çaldıktan sonra tekrar baba ocağına dönmüş bir başka yaşayan efsane olarak karşımızdaydı. Tabi grubun yenileri de pek genç değil: Airey 48, Morse da 54 doğumlu… Ağır abilerin yaşlarını hesaplama işini okurlara bırakalım (!)…


Nispeten yeni iki parça Things I never said ve Wrong Man çok hoşlaştığım parçalar değil. Strange Kind Of Woman eskilerden konserlerin demirbaşlarından, eğlencelik bir Purple parçası. Rapture Of The Deep’i spiritual bir parça diye sundu Gillan. Ortadoğu ezgili parçanın İstanbul konserine en yakışanlardan biri olduğunu belirtmeliyim. Bu şarkının son bölümünde org, bas ve Gillan birlikteliğinin canlı versiyonuna hepten hasta oldum! Hemen her şarkı sonrası seyircilerin harika olduğunu tekrarladı durdu Gillan. Artık o kadar çok kişiden duyduk ki bunu, inanıyorum tüm kalbimle doğru olduğuna.

İlk solo bölüm Steve Morse’dan geldi. Gillan’ın biz seyircilere söylediğini ben Morse’a iade ediyorum: Absolutely Fantastic!” Dixie Dregs ve Kansas gruplarıyla harika albumler yapan Morse, Dream Theater’dan Petrucci’nin neden bir numaralı referansı olduğunu da ispatladı…

Yeni parçalardan diğer bir favorim Sometimes I Feel Like Screaming oldu: Harika gitar melodisi, sonrasında aynı melodinin piyanoyla tekrarlanması ve hızlandığı bölümdeki tipik, klasik Purple bölümü ile harika bir parça. Yenilerden değinilmesi gereken son parça Battle Rages On. Yeni dediysek 93 tarihli:) Klasik bir Purple demek yeterli nasıl olduğunu anlatmak için, sözleri de bitmek tükenmek bilmeyen savaşları anlatıyor. Parça gene oryantal melodili olunca acaba Ortadoğu’daki savaşlara vurgu var mı diye de düşünmeden edemedim.

Konserin son bölümünde gecenin sürprizini orguyla Don Airey yaptı: Solo bölümünde önce bugi, ardından Mozart’tan Türk marşıyla coşmuştuk ki hop dedi Boneym’in dünyaya tanıttığı Katibim’i (Üsküdar’a Gideriken) çalmaya başladı. Blogdan Majesty, bir önceki İstanbul konserinde de Airey'nin Katibim’i çaldığını söyledi, bu sefer başka bir sürpriz beklemiş. Ama harika çaldı doğrusu, ben de melodiye üsküdar'a gideriken bir konser buldum diye eşlik edivereyim:-) Gönül ister ki eşsiz Türk melodilerini dünyaya başkaları değil Türk müzisyenleri tanıtsın şeklinde şoven bir yorum yapmaktan da kendimi alamıyorum maalesef.

80’lerden bir Perfect Strangers çaldılar ama yetti. Gene harika bir yorum. Arkasından benim eskilerden çok sevdiğim Space Truckin’. * Veee Smoke On The Water, Fire In the Sky! Sigarayı bırakan (!) Istanbul halkına en güzel hediyeyi verdi Deep Purple, seyirci de canavar gibi eşlik etti tüm zamanların en iyi parçalarından birine. Derken biz gidiyoruz dediler ama yemedik. Bisle geri dönüşleri Hush’la oldu. Arada bu kez bas gitar show’u geldi ve harika melodik introsu ile Black Night’la konser harbiden bitti. Önceki konserde olduğu gibi “Child In Time” tezahuratları ile bir bis daha istedik ama olmadı. Bana göre tüm zamanların en iyi Purple parçası olan Child In Time’dan bir bukle, sadece Gillan’lı ve orglu intro dahi yeterli olurdu, ama grup adeta yemin etmiş gibi bu şarkıyı çalmıyor.

Konser bitiminde kafamda Türkiye’de en çok tartışılan, “hardrock’ın en büyüğü kimdir? Led Zeppeline mi, Deep Purple mı?” sorusu çınlıyordu…

Led Zeppelin daha fazla album satmış Purple’dan ama bana göre bu ölçü değil! Zeppelin çok taklit edilemeyen bir tarz yaratmış, Hint müziği ve uyuşturucudan beslenmiş, haliyle daha saykodelik takılmış. Purple ortadoğu ezgilerine daha fazla yer vermiş, Jon Lord nedeniyle klasik barok müziği rock’la harmanlamış, bu sırada uyuşturucudan kaçınarak alkolle idare etmişler. Ancak Purple’ın önemli bir farkı, grup içinden yığınla başka grup çıkarması: White Snake ve Rainbow başlıbaşına iki markaydı ki beyaz yılanın müzikal kariyeri halen devam ediyor. İnsanların müziğe başlamasına hangisi daha çok vesile olmuştur diye düşününce tartışmanın kafamdaki galibi de netleşti. Smoke On The Water’ın eşsiz riff’ini duyan kaç kişi elektro gitar çalmaya başlamış, sonrada stüdyoda ilk bu şarkıyı coverlamıştı acaba? İşte bu dedim kendime. Hard Rock’ın en büyüğü, belki de kısa süre sonra müzikal kariyerini noktalayacak Deep Purple’ı kanlı canlı izledim dedim. Oh be kardeşim, oh be…

Not: Konser resimleri www.uzunmetraj.com 'dan!

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Deep Purple Yaklaşırken


Ayın yirmisi yaklaşıyor, önümüzdeki pazartesi Deep Purple konseri var. Turneye ara vermişlerdi temmuz ayından tekrar başladılar. 9 temmuz İsviçre konserinin setlisti şöyle;

    1. Highway Star
    2. Things I Never Said
    3. Wrong Man
    4. Strange Kind Of Woman
    5. Rapture Of The Deep
    6. Fireball
    7. Contact Lost
    8. Sometimes I Feel Like Screaming
    9. The Well Dressed Guitar
    10. Wring That Neck
    11. The Battle Rages On
    12. Keyboard Solo
    13. Perfect Strangers
    14. Space Truckin'
    15. Smoke On The Water
    16. Hush (Billy Joe Royal cover)
    17. Black Night

22 Haziran 2009 Pazartesi

Özlü Sözler II: Jimi Hendrix


"İnsanlar metropollerde salamura gibi üst üste yığılmış yaşıyor, gürültülü müzik yaparsam belki ayılırlar diye düşündüm"

Blog Notu: Distorsiyonun babası Hendrix'i saygıyla anıyoruz.

1 Mart 2009 Pazar

For Those Who Love To Live!

Konserlerde Thin Lizzy solisti Phil Lynott, bu şarkıyı en sevdiği Manu oyuncusu olan George Best’e adardı, tüm zamanların en hızlı(!) oyuncusu, yani hayatı en dolu yaşayanı George Best’e, “1969’da hayatımın en kötü anı kadınları ve alkolü bıraktığım 20 dk’ydı” diyen Best’e:)Bu hızlı delikanlıyı 25.11.2005’de kaybettik.

Thin Lizzy’nin 75 tarihli Fighting albumunden bu şarkı;

… Oh the boy he could boogie
Oh the boy can kick a ball
But the boy he got hung up
Making love against the wall
You've got to give a little love
To those who love to live
You've got to take a little hate
From those who have to wait

Yazıyı yaygın bir lafla bitirelim ki Best’in nasıl bir oyuncu olduğu konusunda fikir sahibi olabilesiniz;

“Maradona is good, pele is better, george best”

8 Kasım 2008 Cumartesi

8 Yıllık Bu Çile Bitti Artık Bu Sene...


Çıkacaktı çıkıyordu derken AC/DC Black Ice'ını ekim ayının son günlerinde yayınladı. Çıkmasıyla birlikte albüm ilk haftada dünya çapında 1.760.000 adet satış yaptı. Bu listeye dahil olmayan önsiparişle dünyanın dörtbir yanına yollanan yaklaşık 5.000.000 adet albümde cabası. Albüm içinde Arjantin, Avustralya, Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Fİnlandiya, Fransa, Almanya, İrlanda, İtalya, Yeni Zelanda, Norveç, Polonya, İspanya, İsveç, İsviçre, İngiltere ve Amerika gibi ülkelerin olduğu 29 ülkede 1 numara oldu. Muhtemelen yıl sonunda 2008'in en çok satan albümü olmuş olacak. Albümün çıkmasıyla birlikte start alan dünya turnesinin 1. ayağında biletler hızla tükenmeye başladı. Özellikle Avrupada (bu yazıyı yazmaya başladığım günde sadece Bilbao konserine bilet bulunabiliyor) konserler tamamen sold out olmuş durumda. Bu kadar büyük bir patlama ya neden olan bir albüm için kritik yazmadan önce ciddi anlamda sindirmek gerektiğine karar verip günlerce albümü dinledim. Aşağı yukarı son 20 gündür dinlediğim tek şey diyebilirim. Albüm Bon Scott dönemi albümü Powerage'den güzel bir hava taşıyor. Bu albümde de Powerage'te olduğu gibi blues ve boogie ağırlıklı bir Rock n' roll var. Yani en azından bana göre. Aslında içinden şu parça iyi şu şöyle bu böyle denmeyecek kadar iyi ve dolu bir albüm olmuş. Albümün en dikkat çekici parçaları Rock N Roll Train, Big Jack, Skies on Fire, Black Ice, Spoolin of a Fight ve bence albümün en iyi parçası olan Angus Young'ı ilkkez slide gitar'la dinlediğimiz gerçek bir blues parçası Stormy May Day. Grup zaten köklere dönüş sinyalini bir önceki albüm Stiff Upper Lip'te vermişti. Ancak o albümün besteleri bu kadar başarılı değildi maalesef. O yüzen bu sinyal pek fazla dikkat çekmemişti. Bu albüm gitar ritmleriyle, riffleriyle, blues, boogie tınılarıyla tam anlamıyla bir AC/DC albümü olmuş Muhteşem bir albüm, AC/DC'den 3. defa müthiş bir dönüş. Artık sırada Live in Istanbul var.... Umarım

19 Ağustos 2008 Salı

Back in Black Ice



AC/DC'nin yeni albümü Black Ice, 20 Ekim 2008'de yayınlanıyor. 2000'de çıkardıkları Stiff Upper Lip'ten bu yana süren sessizlikte böylece son buluyor. Video klip çekimlerini 15 Ağustosta Londrada 300 kadar şanslı(grrr) fanının katılımıyla yaptıkları ve albümün ilk single'ı olan Rock n Roll Train'in ise 28 Ağustosta yayınlanacak. En son 1988 tarihli Blow Up You Video albümünde söz ve beste işine dahil olan Brian Johnson bu albümde yeniden Young biraderlerin yanında yerini almış. Albüm toplamda 15 parçadan oluşuyor. Şarkı listesi şöyle;

  1. Rock n Roll Train
  2. Skies on Fire
  3. Big Jack
  4. Anything Goes
  5. War Machine
  6. Smash 'n' Grab
  7. Spoilin' For a Fight
  8. Wheels
  9. Decibel
  10. Stormy May Day
  11. She Likes Rock 'n' Roll
  12. Money Made
  13. Rock 'n' Roll Dream
  14. Rocking All the Way
  15. Black Ice

15 Ağustos 2008 Cuma

Rahat edesin gittiğin diyarlarda: Yavuz Çetin!


Yıllardır gerek cover grubu Blue Blues Band’deki performansı, gerekse başta MFO olmak üzere bir sürü iyi müzisyene eşlik etmesi, Onu piyasanın en bilinen heavy blues gitar virtüözlerinden yapmıştı. Ben de MFO arkasındaki cool performansına nail olmuştum.

Çok iyi bir gitarist olmanın ötesinde onurlu bir insandı... Pek yapılmayanı yaptı. 77model arabasını Boğaz Köprüsü’nün Ortaköy’e yakın tarafına park ettikten sonra bedenini Boğazın sularına bırakarak uyum sağlayamadığını düşündüğü materyalist dünyayı terk eyledi. Hemen öncesinde veda şiirini zaten yazmıştı…

Bana öğretilen herşey
Bana önerilen herşey
Bana dayatılan yaşantı
İşe yaramaz bir çöplük
Yarattığınız sistemler
Kullandığınız yöntemler
Yaşamak istemem artık aranızda
Belki de terslik bende
Yapamadım bu düzende
Kaçacak delik arar oldum
Sürüngenler şehrinde
Eğitilmiş köpekler
Doymak bilmez maymunlar
Yaşamak istemem artık aranızda
Benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız
Benden bir hissiz yaratmayı nasıl başardınız
Benden bir uyumsuz yaratmayı nasıl başardınız
Benden sizden biri yaratmayı nasıl başardınız
Yaşamak istemem artık aranızda "

Yazmakla yetinmedi, bu şiiri besteledi de. Ve bu şarkının yer aldığı ikinci albümü Satılık’ın piyasaya çıkışını göremeden yitti, gitti… 7 sene olmuş kaybedeli, tam 7:-((

3 Ağustos 2008 Pazar

Yılan ve Leopar


Boşu boşuna tembelliğe 7. ölümcül günahtan biri dememişler. Bir konser yazısı yazmmn bir saat sonra, birazdan, yarın, öyle böyle şöyle derken 1 ayı buldu. Ve nihayet Masstival. Whitesnake ve Def Leppard elele, hep beraber sahneye...

Whistesnake'i eşimle birlikte 2006'da yine Parkormanda izlemiştik, ancak bu Def Leppard'la ilk randevumuz olacaktı. Gerçi son yıllarda Def Leppard'ın ne yaptığıyla pek ilgilenmiyordum ama yine de geçmişte severek dinlediğim günlerin hatırına içimde bir heyecan vardı. Parkormana vardığımızda sahnede Şebnem Ferah sıkıcısı vardı. Kendisini de müziğinide aman aman hiç yani...Konser alanında yayılarak zamanı ilerletme kararı aldık. Ama git artık be kadın derken neyse ki bizim Whitesnake ve Def Leppard'la başbaşa bırakarak gitti. Bu arada 2. bir sahne varmış ve ana sahnedeki konser bitince orda başka bir grup çalmaya başlıyormuş. Açıkçası festivalden önce programa bakmıştım, ilgi çekici birini göremediğimden gidip sahne nerde diye bile bakmadık ve WS'i beklemeye başladık. Programda 21.30'ta çıkacağı söylenen WS bir 10 dakikalık gecikmeyle sahneyedeydi. Klasik konser açılış introları ve akabinde David Coverdale'in Are You Ready? çığlığıyla birlikte son albümün açılış parçası Best Years'la giriş yaptılar. Yanımızdaki Hollandalı turist triosunun çığlıkları görülmeye değerdi. Son albümden bir şarkı olmasına rağmen ciddi bir katılım vardı. Akabinde Fool For Your Love geldi ki alandaki ilk büyük kopmayı yaşadı alan. Arkasından yine son albümden Can You Hear the Wind Blow geldi. Bu arada şarkı sıralarını aradan geçen zaman nedeniyle karıştırıyor olabilirim dediğim gibi tembellik ...
Neyse, David Coverdale, konserden bir kaç gün önce kanserden kaybettiğimiz eski WS gitaristi Mel Galley anısına Love Ain't No Stranger'ı çalacaklarını söyledi. Duygusal bir andı, Coverdale sıksık ellerini gökyüzüne kaldırarak cenneteki arkadaşına selam yollar gibiydi. Ardından arka arkaya Lay Down You Love ve Is This Love geldi. Bu arada Coverdale'in seyirciyle dialoğu bir önceki konsere göre çok çok samimiydi, sanki hafiften de kafası iyi gibiydi. Bu arada "bu Türk birasına ne diyorsunuz Efes sanırım müthiş bir şey" diyerek Efes Pilsen'in para verse yaptıramayacağı bir reklam yaptı. Is This Love'dan sonra sahnede sadece gitaristler Doug Aldrich ve Reb Beach kaldı. Aşık atışması tadında karşılıklı atışmaya başladılar, yılların iyi iki gitaristini karşı karşıya izlemek güzel bir keyifti hakikaten. Grup sahneye yine yeni albümden A Fool In Love'la döndü. Akabine Coverdale grubun 30. (Yuh o kadar oldu mu?) kuruluş yılını kutluyoruz ve eskilerden bir parça çalacağız diyerek Doug'la birlikte Ain't Gonna Cry No More'u akustik olarak çaldılar. Şarkıyı yıllar var ki dinlememiştim müthiş bir tad oldu. Ardından müthiş bir blues klasikleri olan Ain't No Love In The Heart Of The City geldi. Müthiş çaldılar, katılım harikaydı. Ardından Give Me All Your Love geldi ve alandaki ikinci büyük kopma oldu ciddi bir dalgalanmayla birlikte insanlar bağıra bağıra şarkıya katılıyordu ve bitmesiyle konserin altın vuruşu geldi. Here I Go Again... Şarkı başladığı an gerçekten anlatılmaz yaşanır Coverdale mi daha çok söyledi biz mi bilemiyorum. Bu arada seyirici geçen konserden çok çok daha iyiydi. Aradaki 2 senede ne değişti de bu kadar ateşli bir Whitesnake kitlesi ortaya çıktı anlayamadım. Here I Go'nun ardından bir içeri git gelin akabininde Still Of The Night'la konseri bitirdiklerinde pek çok insanda Def Leppard'a ayıracak güç kalmamıştı. Bir kenarda oturup bir iki bira içip soluklanalım dedik. Yaklaşık 45 dakika sonra insanlar etrafta muhabbeteyken birden bire Rocket'in giriş introsu duyulmaya başlamasının akabininde Def Leppard küt diye sahneye çıkıverdi. Etrafta yayılmış insanların sahneye doğru koşuşları görülmeye değerdi. Tam sırasını hatırlayamıyorum ancak Animal, Love Bites, Hysteria, Armageddon It, Photograph, Pour Some Sugar On Me, Rock Of Ages, Make Love Like A Man gibi klasiklerini çaldılar. Adrenalize albümünden sonra çıkardıklarını hiç dinlemediğim için o albümlerden ne çaldılar hiç bilmiyorum. Açıkçası biraz hayal kırıklığı yaratan bir konser oldu, sound konusunda tamamen batmış durumda Def Leppard. Tamamen pop müzik grubu olmuş, ya da belki de hep öyleydi de eskinden biz farkedemedik. Çok yavan bir sound, iki iyi gitaristi olmasına rağmen oldukça zayıf gitar tonları. Evet yukarıda adını geçirdiğim eskiden severek dinlediğim şarkıların tümüne katıldım aslında gerçektende eğlendim ama. Ne bileyim hele WS'ten sonra açıkçası çok zayıf bir konser oldu. WS'i Pop Metal içine sokarken DL'ı nereye koymalı konserde ciddi ciddi düşündüm. Neyse yaklaşık 1 saat sahnede kaldılar. Bis'ten sonra Lets Get Rocked'ın akabininde konseri bitirdiler. Rick Allen'ı sahnenin önünde görünce kalan son enerjimi onu alkışlamaya ayırdım. 6 Temmuz güzel bir gece oldu. Heavy Metal'in iki efsanesini aynı gün sahnede görmemiz İstanbul içi bir ilkti. Umarım devamı gelir.

Fotolar: www.masstival.com

23 Temmuz 2008 Çarşamba

5'i 1 yerde:-)

Daha önce Arrow Rock'dan bahsetmistim. Aha Levsel yazısını yolladı, buyrun bol metal ustu az futbola:-)

Ilani gorunce elimi ayagimi nereye koyacagimi bilemedim. Dile kolay; Kiss, Twisted Sister, Motorhead, Def Leppard, Whitesnake. Bunlar yogurmus hamurumuzu. Simdi hep beraber el ele tutusup bizi gormeye gelmisler. Hem de burnumuzun dibine, Amsterdam’a 150 km mesafe, Nijmegen’e.

Hemen bi Cecartakus’u aradim once. Adam Londra’da egitimde. Soole dedim: ‘’Kardesim Cecartakus, boyle boyle burada konser var, elinde bi is varsa birak, siki tutun gruplari sayiyorum’’. Ve saydim. Bi gurultu geldi telefondan, bisiiler devrildi kesin. Meger bizzat kendisiymis. Geri geldiginde ‘’ abi aksama ordayim, ver ayari’’ buyurdu. Kapattim telefonu, aldim biletleri. Cecartakus aksama geldi. Gece boyu ictik, on kutlama hesaabi.

Sabah erken hortladik, yol gidicez malum. Firladik Central Station’a. Aldik iki adet ikinci sinif Nijmegen bileti, bindik trene. 1.5 saat falan sonra vardik Nijmegen denir kasabaya. Konser alanina giden bir otobus varmis, ona bindik tikis tikis, Kiss, Motorhead logolari havada ucusuyo. Bes dakika sonra vardik mekana. Devasa bir park konserin olacagi yer. Basladik oklari takip ederek ilerlemeye. Kisa bir yuruyusten sonra kontrollu bir sol yaptik ve gozlerimize inanamadik. Binlerce insandan olusan kuyruk! Olmasin diye cok dua ettik ama evet, giris kuyrugu bu. Nasil tarif edeyim; kuyrugun eni herhalde 100 metre falan, boyu izahtan vareste. Kapinin orda dort bes metrelik harflerle‘’WILKOM’’ falan birseyler yaziyo, bizim ordan ancak gozleri kisarak falan okunabiliyo. O derece!. Gel gor ki yapacak bisii yok.

Cecartakus Turk usulu gotum gotum ilerleme sistemini onerdi. Denedik bi sure ama baktik ki oyle de olacak gibi degil. Neyse ki hizli akti o devasa serit, 1 saat kadar sonra falandi kapidan giris yapabildik. Reo Speedwagon gitti bu arada gumburtuye, o oldu!

Iki sahne kurmuslar, grubun biri birinde calarken digeri diger grup icin hazirlaniyo. Calan grup setini bitirdigi esnada diger sahne start aliyo. Oyle seri bi sistem var. Sahneler karsilikli duruyo bu arada, aralarinda epey bir mesafe var. Sahneleri ‘’yeni acik’’ ve ‘’eski acik’’ diye isimlendirmemek icin hic bir sebep yok cunku konumlari birebir tutuyo.

Oncelikle icki isini bir cozume kavusturmamiz gerekiyor malum. Bira standlarinda para gecmiyo, ‘’munt’’ tabir edilen kucuk mavi zikkimlar var. Onlardan almak gerekiyo siraya girip. Gerci makinalar da var ama komple Dutch izahat verdigi icin bi bok anlamiyoruz onlardan, essek gibi bekliyoruz sirayi. Onu da hallediyo muyuz bi sekilde, hah iste tam o sirada eski acikta Gotthard giriyo mevzuya. Benim cok bi alakam olmamisti Gotthard ile o gune kadar fakat pek siki ciktilar, milleti bayaa bi isittilar. Gerci onlar isitirken, sicim saganak sogutmuyor muydu gerisin geri?. Sogutuyordu. Olsun, kuzey havasi bu, yapacak bisii yok. Gotthard mevzuyu baaladiktan sonra Journey yeni aciktan ses verdi. Fanatik bir Journey tayfasi haricinde, herkes asil mevzu icin enerjiyi saklamaktan yana oy kullanmisti. Benim dikkatimi ceken Journey’nin bir saatlik sete bes ballad sikistirmasi oldu. Tamam ballad ama bir yere kadar be abi, versene tam gucu, gun Rock’n Roll gunu. Yok!

Journey tum sevgililerine askini teker teker haykirdiktan sonra, Kansas mevzuya daldi. Tek goz gitarcilari ve hiperaktif kemancilari ile buyuk tat verdiler. Yillarin eskitemedigi klasik ‘’Dust in the wind’’ muhtesemdi. Tek basina Journey’nin bes balladina bes basti. Tabi takir tukur yaziyorum bunlari ama; saatler geciyo aradan, saatlerin arasindan da su gibi bira, araya bir iki baska sey de atiyoruz, nooluyo? Henuz Def Leppard arz-i endam etmeden zurna gibi oluyor, Elizabeth Taylor’a kesiyoruz. Hatta bir ara boyle Mad Max’ten firlamis araclar basiyo meydani, araclardakiler de birebir o model. ‘’Lan abarttik mi o kadar’’ falan derken goruyorum ki hepsinde Kiss makyajlari var. Problem bizde degil yani, bilete dahil bir animasyon mevzu bahis meger.

Def Leppard start aliyor. Efsanevi tek kurek yalova davulcu Rick Allen ve basci Rick Savage defansta, hemen onlerinde Holy Diver Vivian Campbell, hucuma yonelik orta saha Phil Collen ve forvette Joe Elliot, 2-1-1-1 seklinde cikiyolar sahaya. Birbiri ardina patlatiyolar eski bombalardan, Pyromania agirlikli. Her bi boku caliyolar da, bi Foolin’ calmiyolar arkadas, kasitli midir nedir, ona cok bozuluyorum. Def Leppard yorgun dusmus onu goruyorum net, onu soyleyebilirim.Yillar agir gelmis babalara. Herkesi anliyorum da Vivian Campbell niye boyle onu anlamiyorum. Takim iyi calismiyor dedikodularini dogrularcasina, bir isteksizlik, bir ‘’bitse de gitsek’’ havasi. Yakismiyor.‘’ O forma kutsaldir, nasip olmaz herkese’’ diye bagirasim geliyor, bagiramiyorum. Finale on dakika kala, Twisted Sister icin yer kapma mucadelesi adina Def Leppard’i orada birakip, eski aciga dogru yola dusuyorum.

Eski acikta hayvan gibi bir pankart karsiliyor bizi: ‘’YOU CAN’T STOP ROCK’N ROLL”. 1983 model ama bugune kadar tik demeyen bu slogan daha bi guc veriyor, olabildigince one varmak icin yirtiyorum kendimi. Hedefe on metre kadar kala Dee Snider ve cetesi bariyerlerin ardindan firlayip ‘’You can’t stop rock’n roll’’a giriyorlar. O andan itibaren hersey bambaska oluyor.

NOW YOU CAN RIDE IT HIGH
AND YOU CAN LIGHT THE WAY
LIFT UP YOUR HANDS IN PRAISE
YOU CAN'T STOP ROCK 'N' ROLL

Dee Snider boyalari cikarmis, tum cirkinligiyle karsimizda. Twisted Sister zipkin gibi, mitralyoz gibi. Sarkilar makinalidan cikan kursunlar gibi geliyor. Saklanacak yer yok. Destroyer, Under the blade, The kids are back, We’re not gonna take it ortaligi cehenneme ceviriyor. Yaralilar var. Dee Snider hala dunyanin en iyi vokalistlerinden biri. Frontman olmak icin iyi sarki soylemekten cok daha fazlasinin gerektiginini kanitlarcasina duruyor sahnede. Seyirciye ‘’ Yuruyun Almanya’yi almaya gidiyoz’’ dese, bir kisi de ‘’siz gidin benim isim var yarin’’ demeyecek. Oyle dialogu var seyirciyle. Twisted Sister’in efsanevi takipcileri ‘’Sick mother fuckers’’ bosuna daglari delmemis bu adamin pesine.

Tum set boyunca bir saniye dusmuyo tempo. Sonlara dogru Snider’in gozu eski acigin onunde toplanan Whitesnake fanlarina takiliyor. Hic sozunu sakinmadan ‘’orda bi bok yok, boyle gelin olay burda’’ diye baariyor. Ben iyice zil zurna oluyorum bu sirada tabi. Benim gozumle Snider eski aciga ‘’SARIIIII’’ diye baariyor, ‘’KIRMIZIIII’’ diye mukabele geliyor. Ben de donuyorum, ben de baariyorum Snider’la beraber: ‘’SARIIIII’’, karsidan cevap “KIRMIZIII”.

“EN BUYUUUK” diyoruz,
“CIM BOOOMMM”
“SAMPIYONNN”
“CIM BOOOMMM”

Coverdale’de mi baariyor ne diger taraftan, tam secemiyorum onu ama...

Ve finale geliyoruz. Snider kaldiriyor kolunu, “ I WANNA ROCK’’ dedigi anda ortalik tekrar birbirine giriyor. Bitirdiklerinde kimsenin soyleyecek tek sozu yok, kicimizi yirtana kadar aniriyoruz tesekkur icin. Rock’n Roll icin...

Whitesnake basliyor diger tarafta. Olesiye bitkinim, cimenlere yatiyorum, dev ekran yardimiyla takip ededbiliyorum Whitesnake’i. Whitesnake bildigimiz Whitesnake. Usta isi caliyorlar yine, Reb Beach gitarda, Coverdale onde. Turnuva takimi huviyetinde. 1-0’a oynuyolar.

Akuyu biraz sarj edip, tekrar yeni aciga dogru yollaniyorum. Mevz-u bahis Motorhead. Efsane sahnede olacak birazdan: Lemmy. Amfetamin’e fazla asilmasi sebebiyle Hawkwind’den sutlanan ve Motorhead’i kuran Lemmy. Amfetamine mi Hawkwind’mi tesekkur etmek gerek onu da bilemiyorum. Yine one dogru ilerlerken aniden patlak veriyor olay. Hic acimadan direk Ace of Spades ile giriyorlar. Meydan er meydanina kesiyor. Pogonun siddetini tarif etmek zor. Sirtimda cantam, havuza atlar gibi birakiyorum kendimi arbedenin ortasina. Kan govdeyi goturuyor. Bir ezilme, bir olum tehlikesini gecip ucuncu soldan cikiyorum curcunadan. Davulda Mikkey Dee var ki nezdimde davulcularin aga babasidir. O bir yandan veriyor ayari, veremli sesiyle Lemmy diger yandan. Gerci Lemmy biraz keyifsiz gozukuyo ama olusu yetiyo hepimize. Yeni acik buyuk bombasi KISS’i hazirliyor bu arada...

Motorhead’i yarida birakamadigim sebebiyle KISS icin yeterli hazirligi yapamiyor, biraz uzaktan izlemek zorunda kaliyorum. KISS bu , dile kolay tam 35 sene, hala kic tekmeliyorlar. “ You want the best, you got the best” slogani arkada, efsanevi “the loudest band in the world: KISS” takdimiyle cikiyorlar. Kostumler sabit, makyaj yerinde duruyor. Gene Simmons firtina gibi, bi yandan kendi isiyle ugrasiyor, bir yandan grubu surukluyor diger yandan da diliyle sinek yakaliyo. Her ne kadar heryere yetismeye calissa da, “Space” Ace Frehley’nin yoklugu her saniye hissediliyor. Yine de KISS tarih gibi dikiliyor karsimizda. Artik dizlerimin bagi cozulmek uzere, son bir istegim var : I love it loud. Maalesef calmiyorlar. Benim aku bitiyor, bayiliyorum orada.

Sabah copculer uyandiriyor, donus trenine biniyorum. Kafayi camdan cikariyorum, SARIIIII diye bir ses geliyor uzaktan, bulamiyorum kaynagini. KIRMIZIIIII diye bagiriyorum park tarafina dogru. Tum tren “ hayirdir insallah”gozlerle bana bakiyor...

Yazı / Foto: Levsel 'the Ye$iL RecetE'