11 Eylül 2007 Salı

"Sizin yaptığınız iş 15 günden fazla yaşamaz..."


Büyük savaş sonrası Avrupa’daki orta halli pek çok aile için yeni bir umut kapısıydı Avustralya, özellikle Britanya’dan pek çok aile yeni fırsatlar için dünyanın geri kalanından uzakta olan bu adada şansını denemeye karar verdiler. Tıpkı Glasgowlu Young ailesi gibi…

Ancak Young ailesinin diğerlerinden farkı yanlarında Sidneye götürdükleri çocuklarından ikisi 1973 yılından itibaren (şimdilik) 35 sene Hard Rock ve Heavy Metal dünyasının en önemli gruplarından birinin tohumlarını atacaklardı.

Hemen hemen Rockstarın hikayesinde olduğu gibi onlarda okul hayatlarına problemli başlamışlar ve kavgalar başarısızlıklar sonucunda okulla olan ilişkilerini sonlandırmışlardı. Bu arada Malcolm bazı yerel gruplarda çalmaya başlamıştı. Diğer iki ağabeyleri George ve John ise Easybeats adlı bir grupta çalıyorlardı ve bir hitleri İngiltere’de 6. sıraya kadar yükselmişti.Bir süre sonra Angus ve Malcolm birlikte bir grupta çalmaya karar verirler, kendi aralarında da sık sık kavga eden kardeşler, bu fikirlerini babalarına açtıklarında. Baba Young, “Sizin birlikte yaptığınız bir şey 15 günden fazla yaşamaz” diyerek oğullarının başarısına olan inancını ve onlara olan desteğini göstermiş. :)

1973te Angus lead, Malcolm ritim gitarda, vokalde Dave Evans, basta Larry Van Knedt ve davulda Colin Burgees oluşan kadrosuyla Sidney’de bir bar grubu olarak takılmaya başladılar.

Şimdi gruba bir isim lazımdı ve bu sorunu da dikiş makinesinin üstündeki AC/DC logosunu kendilerine isim olarak almalarını tavsiye eden kız kardeşleri çözer. Artık grup adıyla sanıyla hazırdır ve bu kadrosuyla yine 1973te Rockin’ in the Parlour/ Can I Sit Next to You Girl 45liğini yayınlar. Angus, Malcolm ve Dave ertesi yıl Melborne gider, burada gruba basçı Mark Whitmore ve davulcu Phill Rudd katılır. Bu kadrosuyla barlarda çalmaya devam eden grubun hayran kitlesi de artmaya başlamıştır. Grubun hızlı, enerjik müziği ve asi yapısı dikkat çekmeye başlamıştır. Ancak grup içinde bazı sorunlar baş göstermeye başlamıştır. Bir gece vokalist Dave Evans sahneye çıkmayı reddetti, aslında Angus ve Malcolmun müzikal tercihleri Dave’den farklı bir yol çiziyordu. Dave , o yıllarda özellikle İngiltere’de populer olan Glam Rock tarzında sound tercih ederken, Angus ve Malcolm kardeşler Led Zeppelin’in açtığı yoldan devam etme ve sert bir rock sounduyla müzik yapmak niyetindeydiler. Bu durum gruba Dave Evans yerine İskoçya doğumlu Bon Scott dahil olmasına yol açtı. Scott daha önce Valentines ve Franternity isimli yerel gruplarda davulcu olarak yer almışt ve AC/DC’ye dahil olduğu sırada grubun şoförlüğünü yapmaktaydı. İlk konserlerine grupla prova bile yapmadan çıkan Scott, hem seyirci hemde grubu oldukça etkilemişti. Grup 1974’te Bon Scott’lı kadrosuyla ilk albümü High Voltage’ı çıkardı. Beste ve sözler Young kardeşler ve Scotta aitti. 1975te ise ikinci albümleri TNT’yi yayınladı. Bu albüm TNT ve It’s a Long Way to the Top gibi AC/DC klasiklerini içeriyordu.1974 ve 75i Avustralya’nın her yerinde konserler vererek geçirdiler. Ülkede gruba olan ilgi onlara platin plak kazandırmıştı ancak grup artık ülke dışına açılmayı ve daha geniş kitlelerce dinlenmeyi hedef almıştı. Grubun Avustralya da ki başarısı da müzik endüstrisinin devlerinden Atlantic Records’un dikkatini çekmiş ve grupla anlaşma yapmışlardı. 1976’da grubun sadece Avustralya’da yayınladığı High Voltage ve TNT albümlerinden seçilen şarkılardan oluşan albüm Atlantic Records tarafından High Voltage adıyla İngiltere’de piyasaya sürüldü. AC/DC uzun mesafeler kat edeceği bu yolda ilk büyük adımını atmış oldu. Albüm satışları oldukça başarılı gidiyordu, adada hızla tanınmaya başlamışlardı. 1976’yı İngiltere ve İskoçya’da konserlerle geçirdiler. Özellikle Glasgow , Manchester ve New Castle gibi İngiliz işçi sınıfının yoğunlukla yaşadığı ve Hard Rock ve Heavy Metalin yükselişe geçtiği topraklarda başarılı konserler verdiler. Bu başarının sonunda, Atlantic Records sadece İngiltereyi kapsayan anlaşmalarını tüm dünyayı kapsayacak hale getirme kararı aldı ve grup için Amerika pazarınıda hedef olarak almaya başladı. 1976’nın sonunda Dirty Deeds Done Dirt Cheap albümünü yayınlandı ve akabinde grup Avustralya’da bir turneye çıktı. 1977nin ilk aylarını Let There be Rock albümünün kayıtlarına ayırdılar.Bu sırada turneler de devam ediyordu. 1977de Dirty Deeds Done Dirt Cheap albümü İngiltere ve Avrupa’da 1 numaraya kadar yükselmişti. 1977’nin yaz aylarında grupta yine eleman sorunu patlak verdi ve basçı Mark Evans gruptan ayrıldı ve yerine İngiliz Cliff Williams katıldı. Grup 1977de ilk kez Amerika turnesine çıktı. Turneden önce ülkede High Voltage ve Dirty Deeds albümleri piyasaya sürüldü. Bu turne döneminde Let There be Rock albümü yayınlandı ve albüm bir anda patladı. Listelerde üst sıralara doğru yükseldi. Albümdeki şarkılardan Whole Lotta Rosie ve Let There be Rock he konserlerinde çalınan birer AC/DC klasiği oldular. Amerika’daki turne sonunda kısa bir süre dinlenmeye çekilen grup 1978 Powerage albümünü piyasaya sürdü ve hemen akabinde dünya turnesi başladı. Bu dönemde İngiltere’de 28, Amerikada 76 Avrupada ise bir düzine kadar konser verdiler. Bu turnenin sonunda, turnedeki konser kayıtlarından oluşan ilk konser albümleri If You Want Blood, You’ve Got It’i yayınladılar. Bu albümden sonra grup daha yüksek yerler için yeni ve tecrübeli bir prodüktör arayışına girdi ve sonuçta Thin Lizzy ve Outlaws gibi gruplarla çalışmış uzun süre birlikte çalışacakları Robert John Lange ile anlaştılar. 1979’da bu değişiklikle stüdyoya kapanan grup 6 ay sonra büyük baş yapıtlarından biriyle yeniden ortaya çıktı. Highway to Hell. Bu albümle grubun soundu sertleşmiş, Heavy Metale daha yakın bir çizgiye gelmişlerdi ve albüm Highway to Hell, Walk All Over You ve Touch too Much gibi klasikleri barındırıyordu.. Bu albüm grubu star gruplar biri haline getirmişti. 1979 yılını da turnelerde geçirdiler. Bu arada 1980 yılında If You Want Blood albümü altın plak , Highway to Hell albümü ise platin plak kazandı. grup için her şey çok iyi giderken 1980 yılını şubat ayında kötü bir haberle temellerinden sarsıldılar. Bon Scott çok içtiği bir gecenin sonunda arkadaşının arabasında sızmış ve kusmuğunda boğularak ölmüştü. Öldüğünde 33 yaşındaydı. Grup bu şokla birlikte bir süre devam etmekle etmemek arasında bocaladılar, ancak devam etmeliydiler ve 7. albümlerinin kayıtlarına başladılar. Bu arada yeni vokalistlerinin kim olacağıyla ilgili pek çok dedikodu ortalarda dolaşıyordu ancak onlar kimsenin aklına gelmeyen bir isimde karar kıldılar. Geordie grubunun eski vokalisti Brian Johnson. Brian Geordie ile 3 ve solo olarakta 2 albüm yayınlamış tecrübeli bir vokalistti ve gruba katılmasıyla birlikte yeni albümün beste çalışmalarına hızla dahil oldu İşin ilginç yanı 1973 yılında Bon Scott’ın grubu Fraternity bir turnede Geordie’nin alt grubu olarak sahne almıştı. 1980 yılının yaz aylarında yeni albüm Back in Black piyasaya verildi. Albüm Bon Scotta adanmış ve simsiyah bir kapakla piyasaya sürülmüştü. İçinde Hells Bells, You Shook Me All Night Long ve Back in Black gibi daha sonra birer rock klasiği olacak şarkılar barındırmaktaydı. Albüm İngilterede hızla 1 numaraya yükseldi. Amerika’da ise 1981in ocak ayında 4 numaraya yerleşir. Albüm 6 ayda yaklaşık 12 milyon adetlik satış yapar ve bugün hala dünyanın en çok satan albümlerinden biridir ve en çok satan Hard Rock - Heavy Metal albümüdür. Albümden sonra grup dünyanın dört bir yanında konserlere başlar. 1981in haziran ayında yeni albümleri For Those About to Rock’ın kayıtlarına başlarlar. Bu sırada Back in Black platin plak kazanır. For Those About to Rock ise 81 yılının sonlarına doğru piyasaya sürülür ve 2 ay içinde bu albümde platin plak kazanır. Grup bu albümün çıkışından sonra bir süre dinlenmeye çekilir. 1983 yılında yeni albüm Flick of the Switch yayınlanır. Albümün çıkışından sonra davulcu Phil Rudd alkol problemi nedeniyle gruptan atılır. Yerine Simon Wright geçer. 1984 yılında Monsters of Rock festivalinde headliner olurlar. Yine aynı yıl Bon Scott’la kaydettikleri ve daha önce sadece Avustralya’da yayınlanan şarkılardan oluşan mini albümleri Jailbreak'i yayınlarlar. Hemen akabinde 1985’te Fly on the Wall albümleri yayınlanır. 1986 yılında ise Who Made Who albümü piyasaya sürülür, bu albüm Stephen King’in Maximum Overdrive filminin soundtrackidir ve 3 yeni şarkı dışında albüm eski şarkılardan oluşur, bunların biride Bon Scott’ın seslendirdiği Ride On’dur. 1988 yılında grup Blow Up Your Video albümünü piyasaya çıkardı ve ardından uzun süren bir turne çıkar. Turne dönüşü davulcu Simon Wrigth ani bir kararla Dio’ya katılır. Yerine Chris Slade gelir. Grup 1990da The Razor’s Edge’i yayınlar, bu albümde oldukça büyük ses getirir ve hızla platin plak seviyesine ulaşır. 80lerde yayınladıkları 3 başarısız albümden sonra , bu albüm grubun yeniden dönüşü olarak yorumlanır. Albümdeki Thunderstruck, Money Talks ve Are You Ready? gibi şarkılar birer klasik halini alır. Albümün çıkışıyla grup yeniden yollara koyulur ve turnelere başlar. 1991 yılında yeniden Monsters of Rock festivalinin headliner’ı olur, bu sefer festivalde alt grup olarak Metallica, Mötley Crüe, Pantera ve The Black Crowes gibi isimler vardır. 1992 yılında The Razor’s Edge sonrası verdikleri konserlerin kayıtlarını içeren 2 cdlik Live albümünü yayınlarlar. 1994’te Phil Rudd gruba geri döner. 1995’te Ballbreaker yayınlandı. 1997 yılında 2si Bon Scottlı konser kayıdı, 1i Bon Scott’la kaydettikleri fakat yayınlamadıklar şarkıları içeren ve diğeri ise Back in Black albümünü içeren 4 cdlik Bonfire’ı yayınladır. uzun süren bir sessizlik döneminden sonra grup 2000de Stiff Upper Lip albümünü piyasaya sürdü, konserler ve turnelerden sonra grup yeniden uzun bir sessizlik dönemine girdi .Ancak 35 yaşındaki bu dev grubun bu sefer çok uzun süren bu sessizliğinin fırtına öncesi bir sessizlik olması en büyük umudumuz.

4 Eylül 2007 Salı

DDP 4 Life!


Nedir bu DDP?
Bayarea Thrash'inin iki dev vokalisti Efsane grup Testamentin yüce vokalisti, -ki kendisini 2006 yılında kanlı canlı izlemiş olmayı bir gurur sebebi sayarım- Chuck Billy ve Exodus'un "ex" vokalisti Steve Souza'nın kurduğu yeni proje grubu (ne geyik laftır ya bu...) Dublin Death Patrol'un kısadan yazılışı.
Bu iki yüce insan yanlarına aldıkları 12 arkadaşlarıyla, ki grup tam olarak şu kadrodan oluşuyor.

Chuck Billy (Testament, Rampage, Guilt) - Vokal,
Steve "Zetro" Souza (Legacy, Exodus) - Vokal,
Andy Billy (Sacred Dog, Rampage, Guilt) - Gitar,
Greg Bustamante (Rampage) - Gitar,
Steve Robello (Out of Control) - Gitar,
Phil Demmel (Machine Head, Vio-lence, Death Penalty, Metal Warrior) - Gitar,
John Hartsinck - Gitar,
Willy Langenhuizen (Rampage, Laaz Rockit) - Bas,
John Souza - Bas,
Eddie Billy - Bas (Vio-Lence),
Danny Cunningham - Davul,
Troy Luccketta (Tesla) - Davul,

2007'nin nisan ayında DDP 4 Life isimli debut albümlerini yayınladılar. Kalabalık kadrolu gubun bu ilk albümü klasik Thrash Metal tarzına yakın (haliyle) bir albüm olmuş . Sadece arada Chuck Billy'nin Testamentin son albümlerinde de kaymaya başladığı Death Metale yakın vokal tarzı nedeniyle oldukça hafiftenden de olsa bir Death Metal havasıda vermekte. Albümün muhteviyatında 12 şarkı bununmakta ve bu şarkıların tamamını Billy ve Souza birlikte seslendirmişler. Mevcut 12 şarkının 3 tanesi cover, bunlar Motörhead coverı Iron Fist, UFO coverı Lights Out ve Thin Lizzy coverı Cold Sweat. Bunlar dışında albümde RIP, Unnatural Causes ,Mentally Unstable ve albüme adını veren DDP 4 Life albümün dikkat çeken diğer şarkıları. Bir süredir keyifle dinliyorum, çok büyük adamlar çook.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Neden Heavy Metal, neden kaliteli müzik?

60’lar, bluesdan hareketle daha keyifli bir muzik turu olan rock’n roll ve turevlerinin ortaya ciktigi donem. Grup muzigi ve ruhunun yavas yavas dirilmeye basladigi zamanlar. Beatles ve Rolling Stones, rock’n roll ve blues’a oranla bu tarz muzigin daha populer olabileceğinin ilk sinyallerini veriyor, pop-rock diyelim kisaca…

70’ler rock tarihinin gozde kutsal donemi. Ticari kaygi yok, ses muhendisleri naif, aletler cogunlukla akustik, kayıtlar ilkel ama dogal. Bugün hala cd’si basılmamis suruyle grup var. Ozellikle Britanya’da herkes muzikle mi uğraşmış diyesi geliyor insanın! Ama talebin cok uzerinde arz olunca bu grupların cogu birkac album sonrası dağılmış, elemanlarin cogu da muzigi birakmis:-(

80’ler yitik donem: Muzikten nefret eden bir Tanrının degnegi dunyaya degmiş olsa gerek! İlk kotuluk MTV’nin ve daha sonrasinda da yiginla muzik kanalının kurulması ve clip doneminin baslamasıyla geliyor ve goruntu sesin onune geçiyor. Kilolu ve ozelligi olmayan sarkicilar TVde yer bulamaz oluyor!

70’lerin baba prog, senfonik grupları, sarkilarının istenen formata uygun olmadiginda satmayacagini gorunce bu donemde sarkiları kisaltıyor, grup eleman sayilarini azaltiyor. Flut, keman gibi akustik aletlerin yerini synth’ler alıyor, sound’da tekduzelik başlıyor. Punk gruplari da saclarını boyatınca underground mekanlardan ust katlara terfi edeceklerini anliyorlar ve new-wave denen sey ortaya çıkıyor. Cinsiyeti belirsiz, müziği belirsiz bir kitle, Ingilizceyi en boktan aksanla, gitarı da en igrenc sound’la kullanarak 70’lerdeki atalarına ihanet ediyor. Hardrock grupları ise gelisen teknoloji ile gitarlarini daha da sertlestirerek Sabbath ve Zeppelin’in izinden metali başlatıyor. 80’lerde adeta colde vaha yaptıkları:)

Gene 80 başlarında underground kökenli ama daha çok Amerika’da yer alan gruplar, Metallica’nın Kill’em all albumunun tutulması ile ardı ardına piyasaya dökülerek metalin daha sert turevleri olan death ve speed metali başlatıyor. Amerika’da muzik Britanya’ya oranla hep daha sert icra edilmiş, çünkü kökeni Iron Butterfly, Hendryx gibi zamanının sert rockçılarına dayanıyor. Amerika her şeyin “en”inden hoşlanıyor ya en sert muzikte oralarda!

Fakat ortada bir gariplik var: Metal grupların görüntüleri hiç hoş değil. Deri, kot, zımbalı bileklikler… Sonra sözler politize, maazallah gençliği yoldan çıkarabilirler! Bir çok grup tavrından taviz de vermiyor. “Bu muziğin onunu kesmek lazım diyor” ilk önce politikacilar ve daha sonra da mecburen sayın produktorler. Ve 70’lerin sulu, glam rock gruplarının bir uzantısı olarak Bonjovi ile pop metal patlıyor. Sert ağabeyler makyajla yumuşatılıyor, bize de sinirden ortadan ikiye ayrılmak düşüyor :(

Bu dönemde bircok baba metal grubu da synth’le hafifleterek müziklerinden taviz verince, zaten endustriyel pop muziğine çok uygun olmayan metal muzik hızla irtifa kaybedip inişe geçiyor. Peki ama bunun yerine bir şey koymak lazım, insanlar bir kere distorsiyon bağımlısı olmuşlar. İşte 80 sonlarına doğru gene kökeni, punk, newwave olan gruplar independent adıyla sahne alıyor özellikle Adalarda. Muzik zaman zaman metal sertliğinde ama adları brit-pop! Muzikleri pop tarzına uygun 3 kusur dakikalık 10 parça. Albumler ruhsuz. Genelde solo yok ama varsa onlarda ruhsuz. Zaten bunun önemi de yok, önemli olan albumde birkaç hit parçanın olması! Tabi grup ruhu diye bir şey de yok. Bu hengameden 21. yuzyıl Pink Floyd’u diyebileceğimiz Radiohead ve onun yanında daha düşük kalibreli de olsa Muse gibi bir kaç grup çıkıyor. Ama gerisi koca bir çöp yığını! İşte Oasis diye bir grup çıkıyor, tamam wonder wall diye harika bir parçaları var ama diğer butun şarkıları ona benziyor. Utanmaz neo-eleştirmenler grubu “yeni Beatles” diye lanse ediyor…

Amerika dedik ya daha sertten hoşlanır. Metal’e Grunge’la yanıt veriyor. Aynı sertlikte ama sadece belli akorların kullanıldığı daha basit, tekdüze, tum vokalistlerin birbirini andırdığı bir muzik o da. Bu yığından da Nirvana ve Pearl Jam gibi iki baba çıkıyor. Aslında Nirvana tarzlar ustu bir grup, grunge demek doğru olmaz! Kobain’in lanetli 27 yaş bunalımından sağ çıkamaması ise muzik adına en talihsiz gelişmelerden…

Neticede muzik produktorleri istekleri doğrultusunda rock’u kendi şablonlarına uyduruyor. Rock, pop, hiphop insanlar her şeyi dinlemeye başlıyor. Tabi bunda mp3’un de buyuk etkisi var. Mp3, “album değil şarkı önemli”yi destekliyor. Sonra Ipod’lar, cep telefonlari vs vs.

Ve 2000’ler: Kutsal dönem revisited:) 90’larda yavaş yavaş internette fanclub’lerin ortaya çıkması ile 70’lerin baba rock grupları ve 80’lerin metal devleri birbir yadediliyor. Bizde nasıl bir imza kampanyasıyla Moğollar tekrar muzige döndüyse... Gene bu dönemde alternatif plak şirketleri kurularak sadece belli tarz gruplara yer veriyor. Internet kanalıyla satış da yapılabildiğinden pazarlama sorunu olmuyor. Ve proje grupları ortaya çıkıyor: Yani kaliteli elemanlar bir album icin bir araya geliyorlar. İnanılmaz bir sinerji yaratıyor bu gelişme! İşte bir Liquid Tension Experiment, Dream Theater’ı adam ediyor. Tabi can çekişen metale de yeni bir soluk geliyor!

Artık her muziğin alıcısı var, yeter ki dinleyici bilinçli olsun…

Ne diyelim, eğer kulaklarınız ayırt edebiliyorsa kaliteli muzikle kalın! Bir şarkı beğendim diye albume hemen atlamayın. Unutmayın aldığınız her kötu album, daha fazla emek verip satamayan grupların yok olması demektir!.. Bakın şarkıcı değil grup diyorum. Müzikte en guzel şey uyumdur, o da tek kişiyle olabilecek şey değil. O yuzden grupların önune geçmeye çalışan solist, poser tiplerden uzak durun.

Bir de muzigi dinlerken yaşayın. Bize, 70’leri yaşayan ağabeylerimiz muzik dinlemeyi böyle öğretti. Her muzik aletini ayrı ayrı duymaya ve sonra kafanızda birleştirmeye çalışın. O yuzden de muzik dinlerken başka iş yapmayın. Muziğin aslında dunyanın en keyifli bulmacası olduğunu göreceksiniz, çözmeye gayret ettikçe tabii ki…

Merhaba

Evet hersey Ezequiel'in "blog nasil yapiliyor" maili ile basladi ve kutsal gugildan hemen bu adresi aldim.

Adresten anlayacaginiz uzere once Heavy Metal, sonra GS ve tabii ki canim(n)iz ne isterse konusucagiz burada.

Vatana, millete hayirli olsun efenim:)

Osmuk aka Blood RED