29 Haziran 2008 Pazar

Metal Dünyasının Şehir Efsanesi!

80’lerde habere, bilgiye ulaşmanın zor olduğu dönemlerde metal dinleyenler, kulaktan kulağa yayılan şehir efsanelerini birbirimize aktarırdık. Tabi metalden haz etmeyenler araya abuk sabuk bilgiler sokarak kafa bulandırırdı ki çok sonradan bunların amacının insanları metalden soğutmak olduğunu anladık. Aklımda kalan şehir efsanelerin en başında Saxon’un Türk duşmanı olduğu ve Crusader albumundeki aynı adlı parçada mekanik sesin önce “bu kez başınız sağolsun” sonra da “gebert all köpeks” dediği kalmış.

Crusader Saxon’un en sevdiğim albumuydu ki daha önce ayın albumu seçmiştik. Diğer albumleri monoton gelir, sıkılır dinleyemezdim ama bu album farklıydı. Harika bir sound’u / kaydı, farklı bir tılsımı vardı. Kapağındaki şövalye ilusturasyonu çok etkileyiciydi. Hakkında yukarıda bahsettiğim tüm anti propagandaya karşın doldurtmuş ve defalarca dinlemiştim. Ama söylentiler de kafamı kurcalıyordu. O dönem mekanik sesin söylediğini dinlediğimde “bu kez başınız sağolsun”a benzetmiştim ama şarkının sözlerini bulamamıştım. Yıllar sonra sözlere baktığımda girişteki bölümde “who dares battle the saracen”, ikinci kısmın girişinde ise “Come Crusader let battle commence” yazdığını gördüm. Let battle commence kısmı, bir sivri zeka tarafından anca “gebert all köpeks” şeklinde uydurulabilmişti:) Zekaya bak, adam tüm köpekleri gebert diyememiş de yarı Turkçe yarı Ingilizce böyle demiş… Bu zırvayı takmayıp bu albumu alıp dinlediğim için aferin bana!

Saxon’la ilgili diğer konu, Erzincan depremi yararına verecekleri konserin Türk düşmanı olmaları sebebiyle açılan karalama kampanyası sonrası gerçekleşememesi, daha sonra verdikleri konserin de duyurulmaması sonucu sadece 150 (yuzelli)kişiye konser vermeleri hadisesidir. Türk düşmanı bir grubun Türkiye’ye neden geldiğini, konser verme amacını falan kimse sorgulamamıştır. Hatta zaten son yıllarda açlıktan nefesleri koktu, o yüzden gelmişlerdir gibi yakıştırmalar dahi yapılmıştı. Bu arada şanslı 150 kişiden olanlar o gün grubun INADINA, karşısında sanki binler varmış gibi çalmalarına, bis üstüne bis yapmalarına şahit olmuş, en az 30 yıldır aynı profesyonellikle bu işi yapmaları acaip takdir edilmişti!

Crusader’ın sözleri ise Haçlı seferlerini, Hristiyanların o dönemki yani 12 yüzyıldaki Arap Müslüman dünyasına bakış açısı üzerinden anlatır.
Şarkıda geçen Saracen o dönem müslüman halkların tamamını anlatır. Yani ucundan Türklere bir dokundurma da var. İntrodaki “who dares battle the saracen” ise “cesareti olan Müslümanlarla savaşır” demektir. Herhangi bir aşağılama anlamı yok. Şarkıda da doğunun dinsizlerinin, putpesertlerinin kılıçları tadacaklarından bahsedilir. Dedik ya o günün mantalitesinde bakmak lazım olaya.

İşte yıllar sonra 2006 yılında, 84’de yaptıkları Crusader şarkısı grubun başına dert oldu ve bu şarkının sözlerinden dolayı gruba Dubai Desert Rock festivalinde çalma izni verilmedi. Yerel bir gazete haberi ile devam edelim: “Burada grup ve organizatörler için sorulması gereken, Saxon’un Dubai ve Arap topraklarında ne yapacağıdır? Bizi Arap putperestlerine mi dönüştürücekler, kılıç tadındaki gitarları ile müziklerini mi taddıracaklar?

Evet evet sizi bir konserle putperest yapacaklar. Ha Dubai nere? Arabistan’ın Hong Kong’u değil mi? Bu ülke sermayesinin kaçta kaçı Anglosaksonlara ait a dangalaklar??? Sizin faizsiz bankacılığınızın temelini kim atmıştı?

Vur kır parçala bu maçı kazan!


Evet bu akşam sona eriyor turnuva! Bakalım Avrupa’nın en büyüğü Fbnin eski hocasının takımı Almanya mı, yoksa yeni hocasının takımı İspanya mı olacak?

Zaman Tüneli #4





26 Haziran 2008 Perşembe

Rahat edesin gittiğin diyarlarda II!

Türk futbolunu makus talihinden kurtaran, bugünlere gelmesinde en fazla payı olan, altın kalpli, altın gülüşlü Herr Derwall'i de saygıyla anmak lazım! Herşey seninle başlamıştı...

25 Haziran 2008 Çarşamba

Rahat edesin gittiğin diyarlarda!

Üç yıl olmuş Koyuncu'yu kaybedeli. İlk BarışaRock'da dinlemiştim. Karadeniz müziğinin hareketliliği ile rockun dinamizmi inanılmazdı. Moğollar'ın Keşişleme'si de böyledir, yerinde duramazsın! Sonra Koyuncu'nun ilk grubu dünyanın da Lazca Rock yapan nadide gruplarından Zugasi Berepe'leri ve Koyuncu'nun solo albumlerini aldık.


Ama yıllar önce bakanının TV'de çay içtiği ülkede başta Karadeniz olmak üzere nice değerleri de Çernobil yüzünden kansere teslim ettik. Ne demişti üstad?

Koyverdin gittun beni oy, koyverdin gittun beni
Allahından bulasun oy, allahından bulasun

Sen bizi koyverip gittin amma sen değil onlar Allahlarından bulsun:-(

23 Haziran 2008 Pazartesi

Testament İstanbul Versiyon 2.0

Hep gelseler hep izlesek iye düşündüğüm gruplar vardır.. İşte Testament benim için böyle bir grup. Özellikle 2006da izleyip performanslarının müthişliğine de şahit olduktan sonra ikinci heyecandı benim için ve beklenen gün sonunda geldi, yavaştan konsere doğru gidelim.

Festivalin yapılacağı haberi ilk açıklandığında mekan olarak Büyükçekmece Gölü kıyısında bir yerde olduğu söylenmişti. Artık nedendir bilinmez daha sonra Parkormana alındı. Şahsen Parkorman benim İstanbulda en sevdiğim konser alanlarından biri. Açıkhava ve ağaçlar arasında olması en önemli artısı. Ayrıca geniş bir alan olması yorulduğunda yada sıkıldığında bir kenara çekilip dinlenebilme şansıda veriyor. Açıkçası nasıl ulaşacağımı bile bilmediğim Büyükçekmece’dense Parkormana alınması bence iyi oldu. Herneyse,… Festivaldeki diğer gruplar pek ilgimizi çekmediği (Eşim ve Kardeşimle beraber) için sadece Testamentin olduğu güne bilet aldık. Festival’in 2. günü öğleden sonra saat 14-14,30 gibi start alıyordu ancak hem sıcağın etkisi hem de Testament konserini dinç bir şekilde dinleyebilmek için akşam saatlerinde Parkormana gitme kararı aldık. Saat 19 gibi evden çıktık., 4. Leventten itibaren etraftaki otobüs ve araçlarda siyah tişörtlü uzun saçlı insanlar belirmeye başlamıştı. 19.30 sularında arabamızı parkedip alana geldiğimizde İsrail’li grup Orphaned Land sahnedeydi. Bu arada komik bir ayrıntı otoparktan konser alanına geçişimizde kimse biletlerimizi kontrol etmedi, arabanın alabildiği kadar insanı ordan içeriye rahat rahat sokabileceğimiz düşündük. Daha sonra içeride izleyicilere kapıda bileklik verildiğini öğrenip almaya gittiğimizde göveli gençler bilekliksiz girenlerin dışarı atılacağını söyledi. Yersen, o kalabalıkta insanların bileklerini kontrol edip olmayanlar bulup dışarı atma hikayesi bana biraz palavra geldi. Neyse biz içeriye girdikten 10 dakika kadar sonra Orphaned Land konseri bitirdi. Saat 20’ye yaklaşıyordu. Bu arada alanda takılırken sevdiğimiz 2 arkadaşımızı gördük, ortama bizden daha evvelden gelmişler Malt ve Orphaned Land’i de izlemişlerdi. İkisini de hiç beğenmediklerini pek bişey kaçırmadığımızı söylediler. Aslında Malt’ı severim, belki benim ilgimi çekerlerdi kimbilir. Orphaned Land ise gözlemleyebildiğimiz 10-15 dakikalık bölümde bir grup izleyiciyi oldukça eğlendiriyor gözüküyorlardı. Saat 20,45 gibi Pentagram sahne aldı. Tam da festival programında açıklandığı gibi. Trail Blazer’dan beri Pentagram’ın hiç bir albümünü dinlememiştim, TV’de gördüğüm kadar biliyordum neler yaptıklarını. Benim gibi Pena Bakırköy’deyken sürekli Cenk Abi(Ünnü)’yi ziyarete gidip muhabbetini ağzı açık dinleyen birisi için utanılacak bir durumdu. Ciddi bir fan kitleleri var adamların ve izleyenler onları görmekten çok mutluydu. Kendi utancımı sonlandırmak için biran evvel Pentagram’a hakkediği ilgiyi göstermem gerektiği kararını aldım, adamlar 20 seneden fazladır bu piyasada bu müziği icra ediyorlar ve tartışmasız bu ülkenin en büyük Heavy Metal grubu konumundalar. İyi bir performans sergilediler ve saat 22 gibi konseri sonlandırdılar. İzlerken en çok dikkatimi çeken şey, Hakan Utangaç’ın Lemmy’e benzemeye başladığı gerçeğiydi…Herneyse.. He birde söylemeden geçmeyeyim Lions in the Cage müthiş bir parça. Yabancı bir grup yapsa muhtemelen ortalığı sallar geçerdi…

Programa gore Pentagram konseriyle Testament’in arası 1 saat kadardı. Bizimkilerle muhabbeti biraz devam ettirdikten sonra bizimkileri muhabbette bırakıp gücümü Testament’te kullanabilmek için bir kenara oturup beklemeye başladım. Bu arada sahnede Testament için soundchek yapılıyor, davulları vs kuruluyor, sahnenin arkasına yeni albümün kapağı olan dev bir poster asılıyordu.. Saat 23’ yaklaştığında şöyle ortalardan iyi görebileceğimiz bir yer bulmak için ayaklandık. Sahneyi cepheden görebileceğimiz bir yere yerleştik. Saat 23 olduğunda sahne ışıkları kapandı ve birden Trial By Fire’ın introsu duyulmaya başlandı. İnternette gördüğüm setlistlerinde hep Over The Wall’a açılış yapıyorlardı, herhalde bizde değişik bir setlist var diye düşünürken. Alex Skolnik’i sahnede gördüm. Akabinde diğer grup elemanları ve en sonra sisler arasından Chuck Billy çıktı ve intronun bitimiyle Over The Wall başladı ve ortalık karıştı itişenler , kafa sallayanlar, havaya kalkmış Devil’s Hornlar… Bağıra bağıra şarkıya eşlik etmeye çalışıyordum .Restart my life or self destruction .To climb this wall of dark construction .Holding the quest for freedom That beckons me . İnanılmazlardı, yine simsiyah giyinmişler, Chuck Billy’nin üstünde o efsanevi Sadus gömleği…ara vermeden Intothe Pit. Şarkının nakarat kısmında alan INNTOO THHEE PIITT şeklinde inliyordu acayipp…Maçlardan aslında alışık olan benim gırtlağım bağırmaktan yanmaya başlamıştı. Into the pit’ten sonra Chuck buraya yeniden gelmekten çok mutlu olduklarını burda inanılmaz bir Heavy Metal kitlesi bulunduğunu falan söyledi. Akabinde Apocalyptic City başladı. Evet daha once gördüğüm setlistin aynısı gidiyordu, I can feel the fire burn inside of me The power's at my fingers, waiting you shall see Burn, ignite the population Burn, causing mass cremation Burn, feel no shame or pity Burn, apocalyptic city. Artık sesim tamamiyle kısılmıştı. Bi ara yanımda headbang yapan gruba baktım, benim scalar üç numara neyi sallıyorsun. Kıskandığımı hissettim evet!! Bu arada once Practice what you preach ve akabininde de The New Order’a geçtik. Geçen konserde dkkat etmemiştim ama bu sefer dikkatimi çekt Alex Skolnick bir sololarını bir thrash grubu gitaristi gibi değil sanki bir blues rock grubu gitaristiymiş edasıyla atıyordu. Chuck Billy ise sololarda elindeki mikrofonu gitar gibi kullanıp hayali bir şekilde çalar gibi yapyordu. Chuck yaparsa caiz demektir. Bende konser boyu elimdeki hayali gitarla onlara eşlik ettim.Chuck grup elemanlarını anons etti. Tam nerede yaptığını hatırlamıyorum ama konser günü doğum günü olan bir teknisyenlerini sahneye çağırarak doğum gününü kutladı ve bizden de kutlamamızı istedi. Hep birlikte bir Happy Birtdaaay dedikten sonra konser yol almaya devam etti. Son iki şarkıyla biraz dinlendirdiğim gırtlağımı Electric Crownla yeniden zorlamaya başladım. Electric Crown’un akabininde yeni albümden bir şarkı çalacağız dedi Chuck ve More Than Meets The Eye başladı. Albümün tanıtım yazısında da söz ettiğim gibi tribün tadında bok 0o0o0o0o şeklinde seyircininde katılımıyla sürdü. Akabinde Chuck şimdi çalacağımız şarkıyı daha once İstanbulda çalmamıştık ve benim favorilerimden birisi dedi ve grup Low’u çalmaya başladı. Daha sonra Trail of Tears’a sıra geldi . Kendisi de kızılderili olan Chuck bu şarkının benim için çok özel bir anlamı var dedi ve Amerikan tarihinde de Trail of Tears diye geçen 15 bin kadar Cherokee kızılderilisinin beyazlara yer açmak için Georgia’dan Oklahamo’ya ağır kış şartlarında sürüldüklerini ve 100 milden fazla yürümek zorunda kaldıklarını pek çoğununda yolda öldüğünü anlattı. Bu arada ağır tempolu bir balad olan bu şarkı bir nebze dinlenmemize fırsat oldu. Oldukça acıklı bir hikayesi olan bu şarkı sırasında önsıralardan çakmak yakılıp romantic bir edayla sallanılması komik oldu açıkçası. Şarkının bitiminde yine yeni albümden Henchman Ride’ı çaldılar. Bu şarkıyıda Amerikada ki bir motorsiklet grubu için yazdıklarını anlattılar. Şarkı sırasında Chuck sıksık bir chopper kullanır edasıyla hareketler yaptı. Bu arada ön sıralardan havaya kaldırılan 2 Motorsiklet kaskınıda es geçmemek lazım. Ardından Chuck yanına Greg Christian’ı çağırdı. Bir klasik halini alan bu durum herkes tarafından tahmin edildi. Souls of Black geliyordu. Greg’te burada olmaktan çok mutlu olduklarını falan anlattı ve şarkının girişindeki bas introsunu çalmaya başladı. Atdından The Preacher ananos edildi. Müthiş bir riffi ve çok agresif bir seyri olan bu şarkıyıda riffleri 0o0o0o şeklinde tempo tutarak geçtikten sonra grup içeri girdi. Yan tarafımdaki bir grup ya bu kadar mı şunu çalmadı bunu çalmadı diye konuşurlarken, onlara dönüp merak etmeyin Disciples of the Watch’la bitecek dedim. Bu sırada grup geri geldi Chuck henüz yoktu D.N.R çalınmaya başladı. Bu sırada Chuck Billy sahneye üzerinde klasik kırmızı Türk Milli Takımı formasıyla çıktı. Öyle Nike’ın yaptığı yeni süslü formalardan falan değil. 70’lerde 80’lerde giydiğimiz göğüsünde beyaz şerit onun içinde de yuvarlak ay yıldız olan gerçekten klasik formamızla. Nereden buldu, kim verdi acaba… Oldukça uzun bir şekilde D.N.R ve boşluk vermeden 3 days in darkness çaldılar. Ardından bu şarkıyı beklediğinizi biliyoruz vs diyerek Alone in the Dark’a girdiler. Alone’la birlikte ortalık yeniden bir kopma oldu. Bu arada kafamı arkama çevirdiğimde muhtemelen babasının omzunda olan takribi 6 yaşında bir eliyle devil’s horn yapan çocuğu gördüm güzel görüntüydü. Fotoğraf makinem olsa çekecektim. Orda da pek çok insan çekti sanırım internette rastlarız. Alone in the Darkın akabininde eşimin en sevdiği şarkıları olan Disciple of the Watch başladı. Bir yandan da konserin bitimi anlamına geliyordu bu. Şarkının bitimiyle birlikte bütün grup ön tarafa geldi. Chuck Billy bir kez daha Alex Skolnick, Eric Peterson, Greg Christian ve Paul Bostaph’ı anons etti. Penalarını bagetlerini seyirciye attılar. Son olarak Chuck Billy’nin Heavvy Fucckkiin Meetaaal çığlığıyla konser bitti. Fonda San Fransico’yu anlatan eski ve sakin bir parka çalmaya başladı. Eşime döndüm ve bu yakınlarda bir Testament konseri yok mu dedim? Güldü ağır ağır çıkışa yürüdük.

20 Haziran 2008 Cuma

Titans of Thrash

Gitarist Eric Peterson ve kuzeni Derek Ramirez 1983 yılında Thrash Metal’in doğduğu yerde, California Bay Area’da bir grup kurmaya karar verirler. Thrash Metalin doğup zirveye doğru yükselmeye başladığı günlerdir. Gruplarının adını Legacy olmasına karar verirler. Gruba basta Greg Chistian, davulda Mike Ronchette ve vokalde Steve Souza katılır. Daha sonra gruptan ayrılan Derek Ramirezin yerine Joe Satriani’nin öğrencilerinden Alex Skolnick katılır ve grup bu kadrosuyla 1986 yılında İçinde Alone in the Dark ve Burnt Offerings gibi Testament’in en önemli klasiklerinden kabul edilen iki parçanın bulunduğu 4 şarkılık bir demo yayınlarlar. Kayıtlardan bir süre sonra Mike Ronchette gruptan ayrılır ve yerine Louie Clemente gelir. Akabinde grup bir eleman değişikliği daha yaşar ve Exodus’a geçen Steve Souza’nın yerine Chuck Billy gelir. Grup başka bir değişikliği de isminde yaşar. The Legacy adında başka bir grubun varlığı onları isim değişikliğine iter ve grup Testament adını alır ancak The Legacy adından da vazgeçmezler ve 1987’de yayınladıkları ilk albümlerine bu adı verirler. The Legacy. Muhteşem bir debut albümü olan The Legacy, metalseverlerce çok beğenilir, benimde dahil olduğum pek çoklarına grubun gelmiş geçmiş en iyi albümü olarak kabul edilir. İçinde her biri klasik olan 9 parça bulunur. Hangi birinin adı geçmeli ki, demolarında yer alan Alone in the Dark, Burnt Offerings ve Raging in Waters’ın Chuck Billy tarafından söylenmiş versiyonlarının yanında ilk kliplerini çektikleri şarkı olan Over the Wall,Apocalyptic City ve Do or Die gibi klasikleri bulundurur. Alone ve Burnt’ü Heavy Metal tarihinin en iyi parçaları arasına sokarım o derece... Albüm akabininde Antraxla birlikte Amerika ve Avrupa turlarlar. Turne sonunda 5 şarkılık Live at Eindhoven EP’si yayınlanır. 1988’de The New Order albümü piyasaya sürülür. Grup ilk albümlerindeki başarıyı ve çizgiyi aynen devam ettirmiştir. Albümde Trial by Fire, The Preacher, In to the Pit, Disciples of the Watch ve The New Order gibi klasiklerin yanında bir Aerosmith coverı olan No Body’s Fault’ta bulunur. Özellikle Trial by Fire ve The Preacher candır. Albümden sonraki dünya turnesinin bitimiyle Practice What You Preach albümün kayıtlarına başlanır ve albüm 1989’da yayınlanır. İlk ikisi kadar olmasa da buda iyi bir albümdür, özellikle albümle aynı adlı eser, Sins of Omission ve Greenhouse Effect birer klasik olur. Ticari anlamda da en büyük başarıyı getiren albümdür. Ayrıca sözlerde politika ve sosyal hayata ilişkin konularda bir artış görülür. 1990’de Souls of Black yayınlanır. Souls of Black albümün en önemli parçasıdır, ayrıca The Legacy isimli bir baladda mevcuttur albümde. Çıkardıkları ilk 3 albüme oranla zayıf bir albüm olur ancak yine de listelerde önemli yerlere gelir. Bu gün Oldschool Thrash diye adlandırdığımız eski Thrash tarzındaki son albüm olur.Yavaş yavaş Thrash Metal’in etkinliğini kaybetmeye başladığı yıllar gelmiştir. Metallica’da Megadeth’te Anthrax’ta hep tarz değişiklikleri yaşanmış, başka yönlere doğru kaymaya başlamışlardı. İşte böyle bir ortamda 1992 yılında Testament orijinal kadrosuyla kaydettikleri son albüm olan The Ritual’ı yayınladı. Albüm Thrash kalıplarından uzak daha çok klasik Heavy Metal’e yakın bir albümdü. Ayrıca The Ritual’da Testament’in soundu ve kayıtları o eski underground halinden uzaklaşmış daha profesyonel ve daha dijital bir hal almıştır. Electric Crown, Let Go of My World ve Return to Serenity gibi klasikleri barındıran albüm sonrası grup içinde sorunlar baş göstermeye başladı, Skolnick ve Clemente daha populer bir metal soundu isterken, Billy, Peterson ve Christian ise klasik thrashten yana tercihte bulunur. Bu fikir ayrılıkları Alex Skolnick ve Louie Clemente’nin gruptan ayrılmalarına neden olur. Alex Skolnick önce Savatage’e geçer, sonra da kendi Caz Trio’sunu kurar. Testament’e de gitarda Glen Alvelais ve davulda Paul Bostaph dahil olur. Bu eleman değişiklikleri uzun yıllar dikiş tutmaz bir hal alan ayrılıkların bir başlangıcı olacaktır. Yeni kadrosuyla grup 1993’te Return of the Apocalyptic City isimli ikinci konser EP’lerini yayınlarlar. Ep Heavy Metalden Thrash’e yeniden dönüşün habercisi niteliğindedir. Albümden sonra Alvelais ve Bostaph gruptan ayrılır. Bostaph Slayer’a geçer. Yerlerine davulda Exodus’tan John Tempesta ve gitarda Death, Cancer ve Obituary’den tanıdığımız James Murphy gelir.Bu kadroyla 1994’te Low’u yayınlarlar. Eski tarzlarından farklı olsa da yine de Thrash’e geri dönmüşlerdir. Ayrıca James Murphy’nin de etkisiyle Dog Faced God gibi bazı şarkılarda death metale kayışlar söz konusu olmuştur. Bunu dışında Low ve Hail Mary gibi güzel parçaların yanında kendisi de Kızılderili olan Chuck Billy’nin Kızılderililer için yazdığı Trail of Tears’da bulunmaktadır. 1995'ye ilk konser albümleri Live at the Fillmore yayınlanır. Eleman değişiklikleri yine durmaz. Bir grup gelgitten sonra 1997’de Chuck Billy, Eric Peterson, Derrick Ramirez ve Gene Hoglan’lı kadrosuyla 4 kişi olarak Demonic albümünü çıkarır. Eric Peterson bu albümde hem ritim hemde lead gitarı çalmıştır. Bu albümde thrash az death çok olmuştur. Bir kaç parça olmasa bir death metal albümü olarak anılabilir. İyi bir albümdür ama fanlarını Testament’ten beklediği şey death metal değildir. Çokça beğenilse de eleştirilerde alır. Bu arada grup bir best of yayınlar, bu best of’un güzel yanı içinde Scorpions’tan The Sails of Charon ve Aerosmith’ten Draw the Line isimli parçalar bulunur. Yine eleman gitgellerinin akabininde 1999’da The Gathering’, yayınlarlar. Kadro bu sefer Chuck Billy, Eric Peterson, James Murphy, Steve Digiorgio ve davulda bir Slayer efsanesi olan Dave Lombardo. Bu sefer çok sert bir Testament vardır karşımızda, bu sefer bir öncekinin tam tersi olarak genelde thrash metal ağırlıklı parçaların yanına birkaç tane death metal parçası yerleştirilmiştir. İçinde DNR, 3 Days in Darkness ve The Legions of the Death gibi mükemmel parçalar vardır ve çıktığı yılın en iyi metal albümlerinden biri gösterilir. Ancak uğursuz bir albüm olur. Gitarist James Murphy’nin beyninde tümör olduğu anlaşılır ve tedavi için gruptan ayrılır. 2001’de ise asıl şok yaşanır Chuck Billy’de bir tür testis kanseri vakasına rastlanır. Ağustos 2001’de arkadaşları Chuck Billy için Titans of Thrash festivalini düzenlerler. Festivale Exodus, Vio-Lence, Flotsam and Jetsam, Sadus ve S.O.D. gibi gruplar katılır. Konserin asıl sürprizi The Legacy kurulduğu Steve Souza’lı Alex Skonickli kadrosuyla sahnededir. Festival’in akabininde Chuck Billy hastalığı tamamiyle atlatır. Bu arada Alex Skolnick ve John Tempesta gruba geri döner. 2001’in sonlarına doğru stüdyoya girerler ve ilk iki albümlerinden seçilen bazı şarkıları yeniden çalarak First Strike Stil Deadly isimli albümlerini yayınlarlar. Albüm’ün kapanış şarkıları Alone in the Dark ve Reign Terror’ü Steve Souza seslendirir. Fanlar albümü pek beğenmezler ama benim çok uzun süre dinlediğim albümlerinden biridir. Eski parçalarının yeni teknolojik imkanlarla kayıt edilmesi bence güzel bir fikir olmuş, neyse.... Billy’nin tamamen iyileşmesindan sonra 2003 itibariyle yeniden konserlere başlarlar. Bu arada John Tempesta gruptan ayrılır yerine Sadus’tan John Allen gelir. Davulcu konusu bir türlü yerleşemez. Giden gelen bir türlü bitmez. Bu arada Chuck Billy ve Steve Souza daha önce sözünü ettiğimiz Dublin Death Patrol adı altında bir proje grubu kurup takılmaya başlarlar. 2003-2005 arası aslında grup dağılmış gibidir. 2005 yılında 10 days in May adı altında bir turne programına başlarlar. Kadroda Cuck Billy, Greg Christian, Alex Skolnick , Eric Petersondan oluşur davulda ise Louie Clemente ve John Tempesta birlikte takılmaktadırlar.

Bu toplanış gruba yeniden hayat verir ve bu klasik kadrosuyla Avrupa, Japonya ve ABD’yi turlamaya başlarlar. 2005’te Londra konserlerini DVD olarak yayınlarlar. Bu turne sırasında Türkiye’ye de gelirler. 2007’nin başlarından itibaren yeni albüm söylentileri dolanmaya başlar, grup çıktıkları bazı konserlerde yeni albümde yer alacak şarkıların bazılarını çalmaya başlarlar. 2008’de 2001’deki The Gathering’den bu yana yayınladıkları ilk albümleri piyasaya çıkar. The Formation of Damnation. Albümle daha evvel bir yazı yazdığımız için o kısmı geçiyorum ancak albüm çok beğenilir. Metal Hammer tarafından 2008’in en iyi metal albümü seçilir. Grup yeniden turnelere başlar. Bu turne için yaklaşık 24 saat sonra İstanbul’da Parkorman’da konser verecekler. Bendeniz de orada olup bu Thrash efsanelerini yeniden izlemenin hazına varacağım. Konser yazısı Pazar günü burada...

Geliyor geliyor, metallica geliyor!

Metallica’nın merakla beklenen yeni albumunun tanıtımı! Gerçi tanıtımda basit bir riff dışında bir şey yok. Albumun adı Death Magnetic: Metalin ölümcül çekiciliği, hoş bir seçim olmuş. Basit album adı tasarımı da isimle çok uyumlu! İsmi en azından sert imaj veriyor albume:) Eski baba albumleri gibi olacağı şeklinde iddialar da gırla. Son dönem konserlerinde zaten hep ilk dönemden çalıyorlar.

Black album sonrasında hep mutsuz olan bünyemiz huzura kavuşacak mı acaba? Tanıtımda yeni uyduruk logo yerine eski şimşek logoyu görünce umutlanıyor ve bekliyoruz!

Cankurtarana bak hizaya gel:)

Tatile çıkmak lazım, dinlenmek lazım, zım zım zım...

Beavis'la Butthead turnuvada da Isviçre'yi mi tuttular? Yok canım hangi takımın daha çok bayanı varsa onu tutmuşlardır. Bu akşam Turkiye'ye "Kıravat"lar karşışında başarılar...

19 Haziran 2008 Perşembe

Zaman Tüneli #3







Metal gruplarının favori gitaristleri kimler?

Pek bu tarz haberlere yer vermiyoruz aslında ama bu anket bana ilginç geldi: Roadie Crew dergisinden Thiago Sarkis; baba metal gruplarının eski yeni elenmanlarına bir anketle tüm zamanların en iyi gitaristlerini sormuş. Gruplar arasında GUNS N' ROSES, KISS, MACHINE HEAD, NIGHTWISH, HELLOWEEN, MANOWAR, MEGADETH, SCORPIONS, TESTAMENT, KING DIAMOND, SEPULTURA, DIO, TWISTED SISTER, FAITH NO MORE, FATES WARNING falan var. Sonuçlarsa aşağıda…

01. Jimi Hendrix
02. Eddie Van Halen
03. Yngwie J. Malmsteen
04. Randy Rhoads
05. Ritchie Blackmore
06. Jimmy Page
07. Tony Iommi
08. Steve Vai
09. Jeff Beck
10. Michael Schenker
11. David Gilmour
12. Dimebag Darrell
13. Allan Holdsworth
14. Uli Jon Roth
15. Angus Young
16. James Hetfield
17. Brian May
18. Marty Friedman
19. Joe Satriani
20. Jason Becker
21. Gary Moore
22. Paul Gilbert
23. Eric Clapton
24. Al Di Meola
25. Zakk Wylde

Aslında 25 isim daha var ama baba isimlerin çoğu zaten yukarıda olduğundan kestim. Ben virtüöz gitarist kavramından pek hoşlanmadığımdan favorim Marty Friedman ve Gary Moore’dur. Grup gitaristleri arasında ise pek ayrım yapamıyorum. Unutulmaz o kadar çok solo var ki: Misal Ezequiel’in yazdığı Scorpions’un Still loving you soloları, Accept’ten metal heart’ın solosu. Zor teknik bir soloya melodik şarkı melodisine uygun bir soloyu her zaman tercih ederim. Bir ara en sevdiğim sololarını da sıralayım bari…

Metal Sözlük # 6 : Riff Nedir?

Sözlük anlamı üstüste tekrarlanan müzikal cümle olmakla birlikte, özellikle metallica ile birlikte müziğin ana melodisinin elektro gitarla çalınması ile ortaya çıkan cayır cayır ritm’lere, tekrarlayan partisyonlara riff diyoruz. Tabi ritm gitarın o güne kadar hızlı çalınması, özellikle bateriden daha hızlı olabileceği kimsenin aklına gelmemişti. Misal: The Four Horsemen!

Bu arada artık metal sözlük için de etiket koydum, eski maddelerin hepsine bakabilirsiniz...

18 Haziran 2008 Çarşamba

Döv Hepsini Lemmy!


Lisedeyken bir amigası olan bir arkadaşımın evinde oynamıştım. Motörhead'in bilgisayar oyunu. Oyunun kahramanı tabi ki Lemmy'di. Elinde gitarla kendisine saldıran Asidçilere girişip puan toplardınız. Bölüm sonlarında grubun diğer elemanlarını kurtarmaya çalışırdınız. Bölüm aralarında puan toplamak için bar sıralarından barmenin kaydırarak yolladığı biraları yakalayıp içmeye çalışırdınız. Lemmy'nin gücü artınca gitarı çalar ertaftakki asidçilerin hepsini bir anda öldürürdü. O zamanın teknolojisiyle grafiklerin hastası olmuştum. Aynı Lemmy diye düşünmüştüm.

Amigam olmadığı için uzun süre
Commodore versiyonunu bulabilmek için bütün bilgisayarcılardaki Motörhead isimli oyunları almıştım. Hepside aynı araba yarışı oyunu çıkmıştı. Bir daha hiç bulup oynayamadım.Ama asidçilere karşı Lemmy... Harika bir fikirdi....

666 Bruce sözlüye

Rock Us Like A Hurricane...


Ağustostaki konser haberinden tamamen bağımsız bir yazıydı aslında bu. Aylak anlarımın birinde 2008 yılı İstanbul konserleri ve geçmişte gittiklerimi düşünüp Scorpions konserine gitmeme ahmaklığını nasıl yaptığımı üzerine hayıflandığım bir günde karar vermiştim ancak bu karardan 2 gün sonra bomba haber geldi. 93’te kaçırmıştın, 2008’de kaçırma...
Şahsi olarak Scorpions’la tanışmam yaşıtım olan her Türk gencinin olduğu gibi 80lerin sonu 90ların başına tekabül eder. Still
Loving You’nun klibinin TRT’de çok sık döndüğü dönemlerdir. Best of Rockers 'n' Ballads, Love at First Sting ve Savage Amusement o yıllarda bize Scorpions hakkında referans olan albümlerdi. Türkiye’de asıl büyük patlamayı 1990’da Crazy World albümünün çıkışı ve bu albümdeki Winds of Change isimli ballad’ın popüler olmasıyla yaptılar. Winds of Change’le gelen populerlik akabininde geçmişteki slow parçalarının yeniden hatırlanmasına ve bu durumda grubun adının bir slow rock grubu olarak geçmesi Brain Adamsla aynı ortamlarda adının anılmaya başlamasına ve şahsımda bir itibar kaybı yaşamalarına neden olmuştu. İşte bu dönemde Akmar Pasajına yaptığım bir ziyarette edindiğim içinde grubun ilk 4 albümünün olduğu iki adet 90’lık raks kasedi grubu daha iyi tanımama ve cahilliğim nedeniyle şahsımda kaybolan itibarını gerçek sağlam temellerle iade etmeme sebep oldu. Girişi çok uzattık, artık başlayalım…

Grup 1965’te Hannover’de Rudolf Schenker tarafından kurulur. Kuruluş yıllarında yaşanan eleman değişikliklerinin akabininde 1969 yılında gruba vokalde Klaus Maine ve gitarda Rudolf Schenker’in kardeşi Michael Schenker katılır. 1972’de Lonesome Crow isimli ilk albümlerini yayınlarlar. Bu albümün kadrosunda basta Lothar Heimberg davulda ise Wolfgang Dziony vardır. Tarz olarak bugünkünden oldukça uzak daha progresif bir tarzı tercih etmişlerdi. Nispeten sessiz bir başlangıçla yola çıkarlar ama o dönemin başarılı gruplarında UFO’nun ön grubu olarak turnelerinde yer almayı başarmışlardır. UFO’yla çıktıkları bu turne onlara bir eleman kaybı olarak dönecek ve Michael Schenker UFO’dan gelen teklifi kabul ederek Scorpions’tan ayrılacaktır. Yerine Lonesome Crow’un kayıtlarında gruba yardımcı olan Ulrich Roth katıldır. Bas ve davulda da eleman değişikliği yaşan grup yeni kadrosuyla bence en başarılı albümlerinden biri olan Fly to the Rainbow’u yayınlar. Speedy’s Coming, They need a million ve This is my song gibi önemli parçaları içinde barındırır. Özellikle They need a million’da vokalist Klaus Meine olmasa muhtemelen bir Scorpions şarkısı olduğunu anlamak oldukça güç olurdu. 1975’te çıkardıkları In Trance grubun ilk büyük patlama yaptığı albüm olur. Oldukça sert bir albüm olan In Trance’de gitarist Uli Roth’un oldukça önemli katkısı söz konusudur. Albüm Top of the Bill, Dark Lady, Robot Man ve In Trance gibi Scorpions klasiklerini barındırır. Gerçekten çok iyi bir albümdür. 1976 yayınladıkları Virgin Killer albümü aynı derecede başarılı bir albümdür. Albüm kapağı başta Amerika olmak üzere bazı ülkelerde yasaklanır. 1977’de müzik eleştirmenlerinin pek beğenmediği benimse en beğendim albümleri olan Taken by Force’u yayınlarlar. Albümde Steamrock Fever, The Sails of Charon ve He is a Woman She is a man gibi harika parçalar bulunur. Steamrock Fever’ın girişinde intro olarak başlayan Hilti dediğimiz yer delme makinesinin sesinin şarkı boyunca fonda devam etmesi parçaya değişik bir hava vermiştir. The Sails of Charon ise daha sonra ki yıllarda Malmsteen ve Testament tarafında coverlanmıştır. Taken by Force’dan sonra gitarist Uli Roth gruptan ayrılır. 1978’de konser albümleri Tokyo Tapes’i yayınlarlar. Bu arada Roth’un yerine bugün hala kadroda olan Matthias Jabs gruba dahil olur. 1979’da Lovedrive’ı yayınlarlar. Albüm tarzlarının klasik Hard Rock’a dönüşlerinin habercisi gibidir. Bu arada bu albümde 3 şarkıda daha önce gruptan ayrılan Michael Schenker de çalmaktadır. Albüm Love Drive, Another Piece of Meat, Holiday ve ilk populer baladları olan Always Somewhere’ı içermektedir. Bu albümle grubun popularitesinde ciddi bir artış olur ve ilk büyük ticari başarılarını yakalarlar. 1980’de yayınladıkları Animal Magnetism , Lovedrive’a göre zayıf bir albüm olsada içinde Make it Real, The Zoo gibi iki klasiği ve Lady Starlight gibi populer bir baladı bulundurur. 1982’de grup Blackout’u yayınlar. Albümün kayıtlarından önce ses tellerinden ameliyat olan Klaus Meine’in yerine demo kayıtları Don Dokken’la yapılır ancak, Meine iyileşir ve kayıtlardaki yerini alır. Bir önceki albümün başarısızlığını unutturacak oldukça iyi bir albüm ortaya çıkar. İçinde Blackout, Dynamite, No one like you ve When the smoke is going down gibi klasikler vardır. Albümle birlikte grubun popularitesi daha da artar. Ayrıca her albüme bir iyi balad alışkanlıklarıda devam etmektedir. 1984’te en başarılı albüleri kabul edilen Love at First Sting yayınlanır. Rock You Like a Hurricane, Big City Nights, Still Loving You , I’m Leaving You ve Coming Home gibi tam anlamıyla Scorpions klasikleri vardır albümde ve yayınlanmasyıla birlikte grubun popularitesi zirveye çıkmıştır.1985’te 2. konser albümleri World Wide Live’i yayınlarlar. Bu albümün akabininde 3 yıllık bir suskunluktan sonra 1988’de Savage Amusement yayınlanır. Rhythm of Love ve Dont Stop At the Top albümün önemli parçalarındandır ancak bu albümde grubun sound’ında bir poplaşma sezilmektedir. Yine de albüm satış anlamında başarılır olur. Albümün turnesinde grup Uriah Heep’ten sonra Sovyetler Birliğinde konser veren ikinci batılı grup olur. 1990’da Crazy World yayınlanır soundlarında aynı poplaşma daha da artarak devam etmiştir. Bence kötü bir albüm olan Crazy World özellikle Winds of Change’in ve Send me an Angel’ın da etkisiyle ciddi satış rakamları yakalar. Grubun en populer olduğu dönemdir. Akabinde 3 yılı turnelerde geçiren grup 1993’te Face the Heat’i yayınlar. Son iki albüme göre daha sert bir albümdür. Alien Nation gibi oldukça sert bir parçayla açılır ancak yeterli ilgiyi görmez. Balad alışkanlıkları Under the Same Sun’la burada da devam eder. 1995’te Live Bites isimli 3. konser albümlerini ve 1996’da Pure Instinct’i yayınlarlar. İkiside başarısız albümlerdir ses getirmezler. 1996’da ise şahsen beni yeni çıkardıkları albümleri takip etmemeye, keşke dağılsaydınızda bunu görmeseydim demeye iten albümleri Eye II Eye’ı yayınlarlar. Albümün ilk iki parçasının Inxs yada Depeche Mode tadındaki bol dıptıs klavyeli boktan iki şarkıdır. Diğer şarkılarını bi daha hiç dinlemeden bir kenara atıp, bir daha yeni yaptıkları kayıtlarla ilgilenmedim. 2000’de Berlin Flarmoni Orkestrasıyla bir konser albümü olan Moment for Glory’i 2001’de unplugged albümleri Acoustica’yı 2004’te Unbreakble’yi yayınladılar. Internetten okuduklarıma göre Unbreakable başarılı bir albüm olmuş, bir ara ilgilenilebilir. En son olarakta 2007’de Humanity Hours isimli albümlerini yayınladılar. Birkaç parçasını dinlediğim albüm Eye II Eye acayipliğini unutturacak güzel tadlar taşıyor. Sanırım bir af yaşanabilir. İçinde We Will Rise Again diye bir parça mevcut. Umarım diyorum….

8 Haziran 2008 Pazar

"Accept" What They Do, Cause They Do It Right!


Alman gruplarında 80’lerde akla ilk Scorpions gelirdi ki bunda yaptıkları balad’ların büyük etkisi vardır. Halbuki bence Metal denince akla gelen ilk Alman grubu Accept olmalıdır. Nasıl anlatılır ki Accept’in müziği. Vokal AC/DC’nin Brian Johnson’unu anımsatır. Gitarlar 81'den itibaren NWOBHM’in etkisiyle jilet gibi hızar gibi sertleşir, ayrıca Wolf Hoffman melodik sololarıyla en iyilerdendir.

Evveline gidersek ilk album 79 tarihli Accept’dir ve ilk döneminin karakteristik özelliklerini taşır: Daha yumuşak, hardrock denebilecek bir tarz! Scorpions’un aynı dönemine benzer bir çok yönden. Açılıştaki Lady Lou eğlenceli bir parçadır. Üçüncü şarkı vokalinde basçı Baltes’ın yumuşak sesinden harika bir slow olan seawinds. Bu albumden hoş bir başka parça da hızlı ritmli That’s rock’n roll. Bu arada Udo daha sesin sınırlarını farketmemiş, henüz fazla çığlık atmıyor.


80’de ikinci album I’m a rebel gelir, açılıştaki aynı isimli parça glam tadındadır. Şarkının bestecisi Alexandre Young’un, AC/DC’den Angus ve Malcolm’un kardeşi olduğunu söyleyelim. Albumde Bascı Baltes bu sefer iki slow soyler, no time to lose ve the king. Özellikle ikincisi tüm zamanların en güzel baladlarındandır. Bir çok insan bu şarkıyı Scorpions’un zannediyor olabilir. Tabi dedik ya ilk dönemleri yumuşak, ikinci dönemde slowları da Udo söyleyecek, hazır olun:)Album genelde ilk albumden daha iyidir.

81’de Breaker çıkar. NWOBHM, etkisini birçok grupta olduğu gibi Accept’de de göstermiş, gitarlar sound olarak sertleşmiş, kendini bulmuştur. Yükselme devrinin müjdecisidir bu album. Açılıştaki Starlight’ta hızlı ritm yanında Udo’nun çığlıkları dikkat çeker. Breaker bizce Accept’in tarzını bulma şarkısıdır. Sert hızlı, zaman zaman melodik, dinamik… Ağır ritmli harika parça Can’t stand the night’da Udo inanılmaz çığlıklar atar. Bir ara solo gitarla kapışırlar adeta. Ve Feelings’le grubun manifestosu da gelir!

Accept what we do
This message to you
Is rock forever and ever
We’ve still got to feel
The music is real
And we’ll rock’n’roll forever, forever

Bu albumle birlikte artık şarkı ayrımı yapamadığımız dönemi başlıyor Accept’in, yükselme devri diyelim ki 86 Russian Roulette’e kadar sürecektir… 82 Restless & wild o güne kadarki en iyi albumdur ve Accept’in son özelliği olan Kızılordu korosunu çağrıştıran bas vokaller de bu albumun kapanışındaki Princess of the dawn’la start alır ki bu parça melodik solosu ile en iyilerdendir. Açılıştaki Fast as a shark da speed metale giriş dersidir adeta. 83’de tüm zamanların en iyi albumlerinden Balls to the wall gelir. Özellikle tüm Accept özelliklerini barındıran Loosers & winners’a dikkat! Balls to the wall şarkısı da insan haklarını işler, misyonu Berlin duvarını yıkmaktır, daha önce değinmiştik. 85 Metal Heart’la zirve devam eder. Bu albumle sound artık trash metal hudutlarına dayanmıştır. Metal Heart’ın gitar solosu da en iyilerdendir.

86’da Russian Roulette hoş album kapağıyla önceki albumler kadar olmasa da iyi bir albumdur, bol bas vokal vardır içinde… 87’de UDO gruptan kopup solo takılmaya başlayınca Accept’in süper dönemi de ansızın bitiverir. 89’da Udo’suz tek album Eat the heat çıkar. Ben niyeyse bu albumu de sevmiştim. Özellikle harika klibiyle Generation Clash iyidir. Ancak artık ne Accept, ne de UDO albumleri eski yukselme devri ile kıyas yapılamayacaktır. UDO’nun ilk iki albumunden sonrasını hiç dinlemedim zaten.

90’larda tekrar bir araya gelerek üç stüdyo albumu daha yaparlar. Yalnız bas vokaller geri vokal tadındadır, o kadar baskın değildir! 93 Objection overruled fena değil ve sound sert. Açılıştaki aynı adlı parçamız, slow Amamos la vida, güzel solosu ile Slaves to metal öne çıkan parçalar. 94 Death Row’da yaratıcılık yok, üç album içinde tartışmasız en kötüsü, bir de Generation Clash’ı UDO ile tekrardan yorumlayıp katletmişler:( Bu albumden enstrumental Pomp and circumstance’i dinleyin yeter ki o da klasik müzik apartması zaten.

96’da predator çıkar, daha melodiktir: Açılıştaki Hard Attack iyidir, ikinci Crossroads son dönemki en iyi parçalarındandır Accept’in! Don’t give a damn’i de AC/DC sevenlere tavsiye edelim. Crucified’da Agnostic Front parçası, Accept yorumu da güzel olmuş! Bu albumde bazen orta doğu, bazen kuzey Avrupa’nın kaotik ezgileri ile Accept son studyo albumunde müziğini zenginleştirerek güzel bir veda eder, tüm vokaller Udo’ya ait değildir yalnız. Bir de 2002’de çıkan EP var: Rich and famous diye eğlenceli, hızlı ritmli bir rock’n roll parçası.

Metal Sözlük # 5 : Pogo / Mosh nedir?

Kısaca konserde müzikle kendinden geçmiş güruhun kontrolsüz hareketlerle hareket etmesi, bu esnada bedenlerin, uzuvların birbirine bilinçli ya da bilinçsiz çarpmasıdır. Müziğin ve dinleyicinin şiddeti doğrultusunda yaralanmalarla sonuçlanması kaçınılmazdır. Açıkçası bu hareket yoğun seyircili konserlerde istense de yapılabilecek birşey değil. Kaldı ki baba grup konserlerinde seyirci genelde öne yüklendiğinden anca daha arka taraflarda yapılabileceğini düşünüyorum. Terminolojiye nasıl girdi bilmiyorum ama pek rastlanmayan bu aktivitenin metalin çoğulcu ruhuna da uymadığını düşünüyorum… Yani ilk olarak punk, grunge ya da core konserlerinde görülmüş olması daha muhtemeldir. Bireysel bir aktivitedir, yanındakini değil kendini düşünürsün çünkü… Bu arada Mosh’un Devil’s Horn olduğunu zanneden yurdum metalcisini düzeltmek de blogumuzun misyonu olsun:) Devil’s Horn için bkz. Metal Sözlük # 2

Metal Sözlük # 1

Metal Sözlük # 2

Metal Sözlük # 3

Metal Sözlük # 4

7 Haziran 2008 Cumartesi

Hardınhevi Hits


Flying Dutchman'ın Hard n' Heavy Slows yazımıza bıraktığı yorumda sözünü ettiği Hard n' Heavy Hits albümü bu sanırım. Muhtemelen Slowsları yapanlarla aynı abiler tarafından yayınlanmış, yine kim olduğu bilinmeyen bazı gruplar ve en önemlisi yine Roxette. Kesin bunu yapan abi Roxette'in vokalistine aşıktı. Başka açıklama bulamıyorum
Ayrıca ordaki Waysted dedikleri şey umarım Wasted değildir. Kapak hakkında da ne desem boş...